Hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA, sarmal
bir yapıya sahiptir. Bu sarmal yapı açıldığında, DNA,
yaklaşık bir metre uzunluğunda ipince, uzun bir şerit
haline gelir. Yaklaşık bir metre uzunluğundaki DNA'nın,
bir küçücük hücre çekirdeğinin içinde paketlenmiş halde
yer alıyor olması ise üzerinde dikkatle durulması gereken
bir konudur.
DNA'da atomların kendine has dizilimi maksimum
şifreyi, minimum alanda taşıyabilecek üstün bir tasarıma
sahiptir. Birbirine geçmiş iki spiral merdivenin her
basamağında üç türlü element bulunur: şeker, fosfat
ve DNA'nın şifrelerini oluşturan azotlu organik baz.
Tüm insanlarda malzemelerin ve fonksiyonların aynı olmasına
rağmen, birbirlerinden farklı olmalarını sağlayan özel
şifreler, işte bu azot bazları tarafından oluşturulur.
Dört farklı çeşidi olan bu bazların diziliş sıralarındaki
farklılıklar insanlar arasındaki tüm farklılıkların
sebebidir. Bu baz çeşitleri; Adenin, Guanin, Sitozin
ve Timin olarak adlandırılmıştır. Bazlar belirli bir
kurala göre birbirlerine bağlanır. Bilimadamlarının
yeni yeni çözmeye başladığı yabancı bir lisan gibi,
belirli bir kod sistemine göre dizilmiş bu dört çeşit
azotlu organik bazda, biyolojik varlığımızın tüm şifresi
gizlidir.
DNA molekülünü oluşturan bu bazlar, isimlerinin
baş harfleri ile anılırlar; A, T, G ve C. İşte çekirdekteki
bilgi bankasında bilgiler bu şekilde 4 harften oluşan
bir alfabe kullanılarak depolanmıştır.
DNA molekülünün bir bölümü olan herbir
gen insan vücudundaki belli bir özelliği kontrol eder.
Boyun uzunluğu, gözün rengi, burnun, kulağın, kafatasının
malzemesi, şekli gibi sayısız özellik ilgili genlerin
emriyle meydana gelir. Bu genlerin herbirini bir kitabın
sayfalarına benzetebiliriz. Sayfaların üzerinde ise
A- T- G- C harflerinden oluşmuş yazılar vardır.
İnsan hücresindeki DNA'larda 200.000 civarında
gen bulunur. Her gen, karşılığı olduğu protein türüne
göre, sayıları 1000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin
özel bir sıralamada dizil mesinden oluşur. Bu genler
insan vücudunda görev yapan yaklaşık 200.000 civarındaki
proteinin kodlarını saklar ve bu proteinlerin üretimini
denetler.
Genlerin Düzenlenmesi
Moleküler biyolojinin en önemli buluşlarından
biri, bazı genlerin bazıları üzerinde daha etkili olduğunun
keşfedilmesidir. Bunun sebebi, genlerin çok komplike
bir sıra ile organize olmalarıdır. Genetik hiyerarşinin
temelinde genellikle tekrar eden belirli işlevlerle
görevlendirilmiş genler vardır: hemoglobin yapmak, saçın
uzaması veya sindirim enzimlerinin üretilmesi gibi.
Bu moleküler işçilerin üzerinde "düzenleyici" genler
bulunur, bunlar bu işçi genleri çalıştırır ve durdurur.
Örneğin, çocukluk döneminde hemoglobin geninin çalışmasını
durdurur. Hem işçilerin, hem de "orta dereceli yöneticilerin"
üzerinde bir seri ana kontrol geni bulunur. Bunların
kararları düzinelerce, hatta yüzlerce altbirimi etkiler.
Bu genler o kadar hayatidir ki, embriyo döneminde zarar
görmeleri ölümcül olabilir.
Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken
bir bilgidir. Genler, atomlardan oluşan moleküllerdir.
Peki bu moleküller, aralarında böylesine düzenli bir
organizasyonu nasıl kurmuşlardır? Nasıl olup da, bir
molekül bir insanın artık boyunun uzamasını durdurma
kararı alır, bu kararını diğerine iletir, diğeri ise
bu kararı nasıl anlayıp, itaat edip, uygulamaya koyar?
Bu disiplinin kurucusu kimdir? Dahası, milyonlarca yıldır,
trilyonlarca gen, aynı disiplin, itaat, akıl ve şuurla
görevini eksiksiz yerine getirmektedir.
Böyle bir sistemin tesadüfen oluştuğunu
iddia etmek, çok büyük bir safsatadır. Genleri, en akılcı
ve en kusursuz biçimde programlayan şüphesiz, herşeyin
Rabbi olan Allah'tır.
Tesadüflerle Açıklanamayan DNA
Matematik bugün DNA'da yazılı bilgilerin
oluşumunda tesadüfe yer olmadığını kanıtlamıştır. Değil
milyonlarca basamaktan oluşan DNA molekülünün, DNA'yı
oluşturan 200.000 genden tek bir tanesinin bile tesadüfen
oluşabilme ihtimali imkansız tanımının dahi zayıf kaldığı
bir durumdur. Evrimci bir biyolog olan Frank B. Salisbury
bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söylemiştir:
Francis Crick ve James
Watson DNA'daki ihtişamlı yapıyı keşferek Nobel
ödülü aldılar.
Orta büyüklükteki bir
protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu
kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid
bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid
bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi,
4 üzeri 1000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir
logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama
sınırının çok ötesindedir.3
Yani ortamda bütün gerekli nükleotidlerin
bulunduğunu, bunların aralarında bağlanması için gereken
bütün kompleks moleküllerin ve bağlayıcı enzimlerin
hepsinin hazır olduğunu farzetsek bile bu nükleotidlerin
istenen sırada dizilmesi ihtimali 4 üzeri 1000'de 1,
diğer bir ifadeyle, 10 üzeri 600'de 1 ihtimal demektir.
Kısaca insan vücudundaki ortalama bir proteinin DNA'daki
şifresinin tesadüf eseri, kendi kendine oluşma ihtimali,
10'un yanında 600 tane sıfır olan sayıda 1'dir. Bu astronomik
olmanın da ötesindeki sayı ise, pratik olarak "0" ihtimal
anlamına gelir. Demek ki böyle bir dizilim ancak akıllı
ve şuurlu bir gücün bilgi ve kontrolü altında gerçekleşmek
zorundadır.
Şu anda okumakta olduğunuz yazıyı düşünün.
Harflerin (her harf için farklı bir baskı kalıbı kullanılarak)
kendi kendilerine ve rastgele biraraya gelerek böyle
bir yazı oluşturduklarını iddia eden birisine ne gözle
bakardınız? Bu yazı belli ki akıl ve bilinç sahibi birisi
tarafından kaleme alınmıştır. İşte DNA'daki durum da
bundan hiç farklı değildir.
İnsanda hücrelerindeki
46 kromozom 23 çift halinde bulunur. Her çift
kromozom vücuttaki belirli faaliyetlerin yerine
getirilmesinden sorumludur. Bu kromozom çiftlerindeki
herhangi bir bozukluk onarılmaz hasarlar meydana
getirir.
DNA'nın yapısını keşfeden
biyokimyacı Francis Crick, konu üzerinde yaptığı çalışmalardan
dolayı Nobel ödülü aldı. Crick koyu bir evrimci olmasına
rağmen DNA'nın mucizevi yapısına şahit olduktan sonra
yazdığı eserinde bu bilimsel gerçeği şöyle ifade etmiştir:
"Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst
bir adamın yapabileceği tek yorum, hayatın bir mucize
eseri olarak ortaya çıktığıdır."4
Crick'e göre hayat kesinlikle dünya üzerinde kendiliğinden
var olamazdı. Görüldüğü gibi DNA üzerinde en uzman kişi
bile, bir evrimci olmasına rağmen, yaratılışta tesadüfe
yer vermemektedir.
21. kromozom çiftinde
fazladan bir kromozom bulunan Down sendromlu bir
çocuk.
DNA'da yer alan bilgilerin ne kadar hassas
bir düzen ve dengeye sahip oldukları gözönünde bulundurulduğunda
ise, tesadüfen oluşumun ne kadar imkansız olduğu daha
da iyi anlaşılır. Üç milyar harften oluşan DNA'daki
bilgiler, A-T-G-C harflerinin birbiri ardına özel ve
anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile oluşur. Ancak
bu sıralamada tek bir harf hatasının dahi yapılmaması
gerekir. Ansiklopedide yanlış yazılmış bir kelime ya
da harf hatası önemsenmez, hatta çoğu zaman fark edilmez
bile. Buna karşın, DNA'da herhangi bir basamaktaki,
örneğin 1 milyar 719 milyon 348 bin 632'nci basamaktaki
bir harfin yanlış kodlanması gibi bir hata bile, hücre
için, dolayısıyla insan için korkunç sonuçlara yol açabilir.
Örneğin çocuklarda görülen hemofili (kan kanseri) hastalığı
bu tip bir yanlış kodlanmanın sonucudur. Genetik yapıdaki
çeşitli bozuklukların neden olduğu birçok kalıtsal hastalık
vardır. Herbiri çok ciddi olabilen bu hastalıkların
tek nedeni, genetik şifredeki milyarlarca harften yalnızca
bir veya birkaç tanesinin yanlış yerde bulunmasıdır.
Sözgelimi, Mongolizm veya Down Sendromu oldukça yaygındır.
Nedeni ise her hücredeki 21. kromozom çiftinde fazladan
bir kromozom bulunmasıdır. Bir diğer örnek ise Huntigton
koresidir. Hasta 35 yaşına kadar sağlıklıdır, ama bu
yaştan sonra birdenbire kol, bacak ve yüz kaslarında
denetlenemeyen istemsiz kasılmalar başlar. Tedavisi
olmayan bu ölümcül hastalık beyni de etkilediğinden
hastanın belleği ve düşünme yetileri de giderek zayıflar.
Tüm bu genetik hastalıkların gösterdiği
önemli bir gerçek vardır; genetik şifre o kadar hassas,
dengeli ve kusursuzca hesaplanarak planlanmıştır ki,
bu düzendeki en küçük bir değişiklik dahi ciddi sorunlar
oluşturabilmektedir. Sadece bir harfin eksikliği veya
fazlalığı ölümcül hastalıklara veya hayat boyu sürecek
ciddi sakatlıklara neden olabilmektedir. Dolayısıyla
böylesine hassas bir denge ve düzenin tesadüfen oluştuğunu,
ve evrim teorisinin iddia ettiği gibi mutasyonlar yoluyla
geliştiğini söylemek kesinlikle imkansızdır. Öyle ise,
DNA'da yeralan muazzam bilgi ilk olarak nasıl oluşmuş
ve şifrelenmiştir? Hayatın kökenini tesadüflere dayandıran
evrimciler, hayatın kökeni ile ilgili her soruda yanıtsızdırlar.
DNA'nın, yani genetik şifrenin kökenini sorduğunuzda
da her birinden aynı cevabı alırsınız. Örneğin günümüzün
en önde gelen evrimci biyokimyacılarından olan Leslie
E. Orgel, bu soruya şu yanıtı verir:
Genetik şifrenin kökeninin
genel özelliklerini bile hala anlayabilmiş değiliz...
Genetik şifrenin kökeni, hayatın kökenleri probleminin
en şaşırtıcı yönüdür. Sağlam bir ilerleme gerçekleştirmeden
önce asıl olan kavramsal ya da deneysel bir buluşa ihtiyaç
vardır.5
Milyonlarca sayfalık, milyarlarca bilginin
tesadüfen yazıldığını iddia edenler elbette ki yaratılıştaki
mükemmellik karşısında çaresiz kalacaklardır. Nasıl
ki her eserin veya her bilginin bir yazarı ve sahibi
varsa, DNA'daki bilginin de bir sahibi ve Yaratıcısı
vardır; ve O Yaratıcı, üstün ve güçlü, sonsuz ilim ve
akıl sahibi olan Rabbimiz Allah'tır.
Benzersiz Bir Yaratılış: DNA'nın
Kendini Eşlemesi
Daha önce de değindimiz gibi hücreler bölünerek
çoğalırlar. Öyle ki, insan vücudu başlangıçta tek bir
hücre iken bu hücre bölünür ve sonuçta 2-4-8-16-32...
oranında bir katlanmayla çoğalır.
Peki bu bölünme işlemi sonucunda DNA'ya
ne olur? Hücrede tek bir DNA zinciri vardır. Halbuki
yeni doğan hücrenin de bir DNA'ya ihtiyacı olacağı açıktır.
Bu açığı gidermek için DNA, her aşaması ayrı bir mucize
olan ilginç bir seri işlem yapar. Sonuçta, hücrenin
bölünmesinden kısa bir süre önce kendisinin bir kopyasını
çıkarır ve bunu yeni hücreye aktarır!...
Hücrenin bölünmesi ile ilgili yapılan gözlemlerin
gösterdiğine göre hücre, bölünmeden önce belirli bir
büyüklüğe ulaşmak zorundadır. Bu belirli büyüklük sınırını
aştığı anda ise bölünme süreci kendiliğinden başlar.
Hücrenin şekli bölünmeye uygun şekilde yayvanlaşmaya
başlarken, DNA da az önce belirttiğimiz gibi kendini
eşlemeye başlar.
1.
Eşleme merkezi 2. Diğer yöndede açılma başlayacak
3. Başlangıç RNA 4. Sarmal sabitleyen proteinler
5. DNA helikaz 6. Başlangıç RNA 7. Eşlenmenin
yönü 8. İki yeni sarmal
DNA eşlenme işlemi belirli bir nükleotid diziliminde
başlar. Bu özel bölümün adı eşlenme merkezidir.
Bu merkezde DNA'nın sarmal kolları DNA Helikaz
adlı enzim tarafından açılmaya ve ardından da
ayrılmaya başlar. Ayrılan kolların tekrar birbirine
dolanmaması için sarmalı sabitleyen özel proteinler
görev alır. Tam o sırada ayrılan kolların arasında
başlangıç (primer) RNA adlı özel bir RNA molekülü
sentezlenir. Bu molekül eşleme işlemini yapacak
olan DNA polimeraz enzimine işlemin başlayacağı
yeri gösterir. DNA polimeraz enzimi ayrılan kolların
karşısına gelecek nükleotidleri bağlayarak yeni
DNA kollarını oluşturmaya başlar. Eşlenme işlemi
her iki kolda da aynı anda ters yönlerde ilerler.
Eşlenme işlemi tamamlandığında ortaya iki yeni
sarmal çıkmış olur. Her iki sarmalda da birer
kol yeni eşlenmiştir.
Bunun anlamı şudur: Hücre bir bütün olarak
bölünmeye "karar vermekte" ve hücrenin içindeki farklı
parçalar bu bölünme kararına uygun olarak davranmaya
başlamaktadırlar. Hücrenin böylesine kollektif bir işi
başaracak bilince sahip olmadığı açıktır. Bölünme işlemi,
gizli bir emir ile başlar ve başta DNA olmak üzere hücrenin
tümü buna göre hareket eder.
DNA'da bulunan bilgiler
sayesinde vücudumuzda sayısız görevleri üstlenen
proteinler tam sahip olmaları gereken özelliklerle
üretilirler.
DNA, kendini çoğaltmak için önce karşılıklı
iki parçaya ayrılır. Bu olay oldukça ilginç bir şekilde
gerçekleşir. Yapısı sarmal bir merdivene benzeyen DNA
molekülü, bu merdivenin basamaklarının ortasından fermuar
gibi ikiye ayrılır. Artık DNA iki yarım parçaya bölünmüştür.
Her iki parçanın da eksik olan yarıları (eşlenikleri)
ortamda hazır bulunan malzemelerle tamamlanır. Böylece
iki yeni DNA molekülü üretilmiş olur. Operasyonun her
kademesinde enzim denilen ve adeta gelişmiş robotlar
gibi çalışan uzman proteinler görev yapar. İlk bakışta
basit gibi görünse de bu operasyon sırasında gerçekleşen
ara işlemler o kadar çok ve karmaşıktır ki, olayı ayrıntılarıyla
anlatmak sayfalar tutar.
Telomeraz adlı özel bir
enzim DNA'nın eşlenmesi sırasında DNA'nın uç bölgelerinde
meydana gelen baz kayıplarını engeller. Eksik
olan bazları tamamlar. Böylece hücre bölünmelerinden
sonra ortaya çıkan her hücre orijinalinin aynısı
olur.
Bu noktada şunu unutmamak gerekir. Atomların
birleşiminden oluşan enzimler, DNA sarmalının yarısına
bakar, eksik bölümleri tespit eder, eksikleri ilgili
yerlerden temin ederek, en uygun yerlere eklerler. Bu
şekilde DNA'nın kopyalanması gerçekleşmiş olur. Şuursuz,
akıl ve bilgisi olmayan küçücük yapıların bu kadar kompleks,
bilgi, bilinç ve akıl gerektiren işlemleri kusursuzca
yerine getirmeleri, okuyarak geçilecek bilgiler değildir.
Bu bilgilerin insana gösterdiği ve düşündürdüğü önemli
gerçekler vardır.
Kopyalama sırasında ortaya çıkan yeni DNA
molekülleri denetleyici enzimler tarafından defalarca
kontrol edilir. Yapılmış bir hata varsa -ki bu hatalar
son derece hayati olabilir- derhal tespit edilir ve
düzeltilir. Hatalı şifre kopartılıp yerine doğrusu getirilir
ve monte edilir. Bütün bu işlemler öyle baş döndürücü
bir hızla yapılır ki, dakikada 3.000 basamak nükleotid
üretilirken bir yandan da tüm bu basamaklar görevli
enzimler tarafından defalarca kontrol edilir ve gereken
düzeltmeler yapılır.
1. Birinci kopya 2. İkinci
kopya 3. Şeker-fosfat omurgası 4. Baz çiftleri
5. Birinci kopya hatalı veya zarar görmüş 6. Zarar
görmüş bölge koparılır 7. DNA polimeraz enzimi
zarar görmemiş 2.kopyadan 1. kopyada zarar görmüş
bölgeye karşılık gelen yeri tekrar oluşturur.8.
DNA Ligaz omurgayı yapıştırır. Sonuçta 1.kopya
hatasız olarak elde edilmiş olur.
DNA kendi kendini tamir eder; hataya izin vermez.DNA
eşlemesi işlemi bittiğinde her bin nükleotidde
bir hata meydana gelebilir. Fakat bu hata da düşünülmüştür.
DNA'da meydana gelen hataları tamir etmek üzere
özel görevli olan bir grup enzim vardır. Bu enzimler
şuurlu bir şekilde hatayı tespit ederler ve hatalı
nükleotidi yerinden çıkarırlar. Hatalı nükleotidin
yerine yenisini sentezleyip koyarlar ve bu işlem
süresince ortaya çıkan kırılmaları yapıştırırlar.
DNA'nın çoğaltılması işleminin ne kadar
büyük bir hızda gerçekleştiğini daha iyi anlamak için
şu bilgiler daha da açıklayıcı olacaktır: Bir hücre
bölünmesi 20 ila 80 dakika arasında sürer ve bu esnada
DNA'daki bilgi de kopyalanarak çoğaltılmalıdır. Yani
DNA'daki 3 milyar bilgi, 20 ila 80 dakika arasındaki
bir sürede hiçbir hata, unutma veya eksiklik olmadan
kopyalanabilmektedir. Bu, bir kütüphane dolusu bilginin
veya 1000 kitabın veya bir milyon sayfalık yazının bu
kadar kısa sürede hiç hata ve eksiklik olmadan çoğaltılması
kadar mucizevi bir olaydır. Ve dikkat edin, bu işlemi
gerçekleştirenler teknolojik aletler, üstün nitelikli
fotokopi makinaları değil, bazı atomların birbirine
eklenmesiyle oluşan enzimlerdir.
Büyük bir hızla üretilen yeni DNA molekülünde,
dış etkiler sonucunda normale göre daha fazla hatalar
yapılabilir. Bu sefer hücredeki ribozomlar, DNA'dan
gelen emir doğrultusunda DNA onarım enzimleri üretmeye
başlarlar. Böylece DNA kendi kendini korur ve hem kendisini
hem soyun devamını güvence altına alır.
Hücreler de insanlar gibi doğar, çoğalır
ve ölürler. Ancak hücrelerin ömrü meydana getirdikleri
insanın ömründen çok daha kısadır. Örneğin altı ay önce
bedenimizi oluşturan hücrelerin bugün büyük bir çoğunluğu
hayatta değildir. Fakat zamanında bölünerek yerlerine
yenilerini bıraktıkları için, siz şu anda hayatta kalabilmektesiniz.
Bu yüzden hücrelerin çoğalması, DNA'nın kopyalanması
gibi işlemler-her ne kadar çok karmaşık da olsalar-insanın
varlığını sürdürmesi açısından en ufak bir hataya yer
verilmemesi gereken hayati işlemlerdir. Ancak çoğaltma
işlemi o kadar kusursuz işler ki, hata oranı 3 milyar
basamakta yalnızca bir basamaktır. Bu tek hata da herhangi
bir probleme sebep olmadan vücuttaki daha üst kontrol
mekanizmaları tarafından yok edilir.
İşin en ilginç yönü de, DNA'nın hem üretimini
sağlayan hem de yapısını denetleyen bu enzimlerin, yine
DNA'da kayıtlı olan bilgilere göre ve DNA'nın emir ve
kontrolünde üretilmiş proteinler olmasıdır. Ortada içiçe
geçmiş öyle muhteşem bir sistem vardır ki, böyle bir
sistemin kademe kademe oluşan tesadüflerle bu hale gelmesi
hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü enzimin olması
için DNA'nın olması, DNA'nın olması için de enzimin
olması, her ikisinin olması içinse hücrenin de, zarından
diğer bütün kompleks organellerine kadar eksiksiz olarak
var olması gerekir.
Canlıların birbirini izleyen "yararlı tesadüfler"
sonucunda "aşama aşama" geliştiklerini öne süren evrim
teorisi, söz konusu DNA-enzim paradoksu tarafından kesin
biçimde yalanlanmaktadır. Çünkü DNA'nın ve enzimin de
aynı anda var olması gerekmektedir. Bu ise bilinçli
bir yaratılışın varlığını gösterir.
Bütün bir gün, siz hiç farkında değilken,
vücudunuzda sizin yaşamınızın problemsiz olarak devam
etmesi için akıl almaz bir titizlik ve sorumluluk anlayışı
içinde sayısız işlemler ve denetimler yapılır, tedbirler
alınır. Herkes görevini eksiksiz olarak ve başarıyla
yerine getirir. Allah en büyüğünden en küçüğüne, en
basitinden en karmaşığına kadar sayısız atomu ve molekülü
sizin yaşamınızı güzel ve sağlıklı bir biçimde sürdürmeniz
için hizmetinize vermiştir. Yalnızca bu lütuf ve nimet
bile hiç durmadan şükretmeniz için yeterlidir.
Allah, kendisinde sükun bulmanız için
geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için var etti.
Şüphesiz Allah, insanlara karşı (sınırsız) bir fazl
sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar. (Mü'min
Suresi, 61)
DARWINİZM, DNA'DAKİ BİLGİLERİN
KÖKENİNİ VE HER TÜRDE
FARKLI OLUŞUNU AÇIKLAYAMAZ
Evrimciler DNA'nın ilk olarak nasıl ortaya
çıktığı konusuna kesinlikle bir açıklama getiremezlerken,
DNA konusunda çıkmaza girdikleri önemli bir nokta daha
vardır: Balıklar, sürüngenler, böcekler, bitkiler, kuşlar
veya insanlar nasıl olup da, farklı DNA'lara, farklı
genetik bilgilere sahip olabilmişlerdir?
Evrim teorisi, bu soruya cevap olarak,
DNA'daki bilgilerin zaman içinde gerçekleşen tesadüflerle
arttığını ve çeşitlendiğini ileri sürerler. Sözünü ettikleri
tesadüfler "mutasyon"lardır. Mutasyon DNA'da radyasyon
ya da kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen değişikliklerdir.
Bazen bir radyoaktif ışınım DNA zincirine isabet eder
ve oradaki bir veya birkaç basamağı tahrip eder ya da
yerini değiştirir. Evrimcilere göre, canlılar, tek bir
DNA'nın, bu mutasyonlar (yani kazalar) sonucunda farklılaşması
ile bugünkü mükemmel hallerine ulaşmışlardır.
Bu iddianın akıl dışı olduğunu göstermek
için, DNA'yı yine bir kitaba benzetelim. DNA'nın bir
kitapta olduğu gibi yanyana dizilmiş harflerden oluştuğunu
söylemiştik. Mutasyonlar, bu kitabın yazılımı sırasında
meydana gelen harf hatalarına benzerler. İsterseniz
bu konuda bir deney yapalım. Kalın bir dünya tarihi
kitabının baştan sona bilgisayara yazılmasını isteyelim.
Bu iş yapılırken de bir kaç kez dizgiye müdahale edelim
ve dizgiyi yapan kişiye tuşlardan birine gözü kapalı
ve rastgele basmasını söyleyelim. Bu şekilde yazılmış
olan harf hatalı metni, bir başkasına verip yine aynı
şeyi yaptıralım. Bu yöntemle kitabı birkaç bin kez baştan
aşağı yazdıralım, her seferinde metne rastgele birkaç
harf hatası ekleyerek...
Acaba tarih kitabı bu yöntemle gelişir
mi? Örneğin daha önce kitapta var olmayan "Eski Çin
Tarihi" gibi bir bölüm oluşabilir mi?
Elbette ki kitaba eklediğimiz harf hataları
kitabı geliştirmez, aksine tahrip eder, anlamını bozar.
Hatalı kopyalama işlemini ne kadar artırırsak, o kadar
bozuk bir kitap elde ederiz.
Ama evrim teorisinin iddiası, "harf hatalarının
bir kitabı geliştirdiği" yönündedir. Evrime göre DNA'da
meydana gelen mutasyonlar (hatalar) birikerek tesadüfen
faydalı sonuçlara yol açmış, örneğin canlılara göz,
kulak, kanat, el gibi kusursuz organları; düşünmek,
öğrenmek, mantık yürütmek gibi şuur gerektiren özellikleri
kazandırmıştır.
Kuşkusuz bu iddia, biraz önce söz ettiğimiz,
bir dünya tarihi kitabına harf hatalarının birikmesi
sonucu "Eski Çin Tarihi" bölümü eklenmesinden bile daha
akıldışıdır. (Kaldı ki doğada, hata yapan dizgici örneğinde
olduğu gibi düzenli olarak mutasyonlar meydana getiren
bir mekanizma yoktur. Doğadaki mutasyonlar bir kitabın
yazımı sırasında meydana gelebilecek harf hatalarından
çok daha nadir oluşurlar.)
Evrim teorisinin canlılığın kökeni hakkında
getirmeye çalıştığı her türlü "açıklama" işte bu denli
akıl ve bilim dışı iddialardır. Bu gerçeği kabul eden
açık sözlü otoritelerden biri, Fransız Bilimler Akademisi'nin
eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé'dir.
Grassé de bir evrimcidir, ancak Darwinist teorinin canlılığı
açıklayamadığını savunmakta ve Darwinizm'in temelini
oluşturan "tesadüf" mantığı hakkında şunları söylemektedir:
Şanslı mutasyonların havyanların
ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına
inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan
fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce
ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere
maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline
gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip
olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan
bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.6
Gerçekten de, cansız maddelerin kendi kendine
bir araya gelip DNA gibi muhteşem sistemlere sahip canlıları
oluşturduğunu iddia eden evrim teorisi, bilime ve akla
tamamen aykırı olan bir hayalciliktir. Tüm bunlar bizi
apaçık bir sonuca götürür. Yaşamın bir planı (DNA) olduğuna
ve tüm canlılar bu plana göre yapıldıklarına göre, açıktır
ki bu planı ortaya çıkaran üstün bir Yaratıcı vardır.
Yani tüm canlılar, sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan
Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah Kuran'da bu
gerçeği şöyle bildirmiştir:
O Allah ki, yaratandır, kusursuzca
var edendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler
O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih
etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir. (Haşr Suresi, 24)
İnsanların bugün teknolojinin imkanlarını
kullanarak başardıkları ise, Allah'ın insan DNA'sında
tecelli eden ilminden bir parçayı olsun anlayabilmek
için çalışmaktan ibarettir.
EVRİMCİLERDEN DNA İTİRAFLARI
DNA gibi olağanüstü bir tasarıma sahip
bir molekülün nasıl ortaya çıktığı sorusu, buraya kadar
incelediğimiz gibi evrimcilerin binlerce çıkmazından
biridir. Tüm canlılığı "tesadüf" cevabıyla açıklamaya
kalkan evrim teorisi, DNA'da özenle ve kusursuzca kodlanmış
bulunan olağanüstü bilginin kaynağını asla izah edememektedir.
Kaldı ki konu DNA zincirinin nasıl ortaya
çıktığı sorusundan ibaret değildir. Çünkü DNA zinciri,
daha önce de belirttiğimiz gibi, içindeki olağanüstü
bilgi kapasitesi ile birlikte var olsa bile, bu tek
başına hiçbir şeye yaramamaktadır. Canlılıktan söz edilebilmesi
için, mutlaka bir de bu DNA zincirini okuyan, kopyalayan
ve bu kopyalara göre proteinler üreten enzimlerin bulunması
gerekir. (Enzimler hücrede belirli görevler üstlenmiş
ve bunları bir robot titizliğinde yerine getiren büyük
moleküllerdir.)
Yani canlılıktan söz edilmesi için, hem
DNA adı verdiğimiz bilgi bankasının hem de bu bankadaki
bilgileri okuyarak üretim yapacak makinaların var olması
gerekmektedir.
İşin daha da ilginç yanı ise, DNA'yı okuyup
ona göre üretim yapan enzimlerin kendilerinin de yine
DNA'daki şifrelere göre üretilmeleridir! Yani hücrenin
içinde öyle bir fabrika vardır ki, bu fabrika hem çok
çeşitli ürünler üretmekte, hem de bir taraftan bu üretimi
yapan robot ve makinaları da inşa etmektedir. Tek bir
noktasında eksiklik olsa işe yaramayacak olan bu sistemin
nasıl ortaya çıktığı sorusu, evrim teorisini tek başına
yıkmaya yeterlidir.
Alman evrimci Douglas R. Hofstadter, bu
soru karşısındaki çaresizliklerini şöyle itiraf etmektedir:
Nasıl oldu da genetik
bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla (enzimler ve diğer
moleküler yapılarla) birlikte ortaya çıktı? Bu soru
karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık ve
şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor.7
Bir başka evrimci otorite, dünyaca ünlü
moleküler biyolog Leslie Orgel, bu konuda biraz daha
açık sözlü davranmaktadır:
Son derece kompleks yapılara
sahip olan enzimlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA)
aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları
aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi
olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla
İNSAN, YAŞAMIN KİMYASAL YOLLARLA ORTAYA ÇIKMASININ
ASLA MÜMKÜN OLMADIĞI SONUCUNA VARMAK ZORUNDA KALMAKTADIR.8
"Hayatın kimyasal yollarla ortaya çıkması
imkansız" demek, "hayatın kendi kendine oluşması imkansız"
demektir. Bu gerçek, canlılığın bilinçli bir biçimde
yaratıldığının açık bir ispatıdır. Ancak evrimciler
açık delillerini gördükleri bu gerçeği, sırf ideolojik
nedenlerle kabul etmezler. Sırf Allah'ın varlığını kabul
etmemek için, imkansız olduğunu kendilerinin de bildiği
saçma senaryolara inanırlar.
Bir başka evrimci Caryl P. Haskins ise
DNA şifresinin tesadüfen oluşmasının imkansızlığını
ve bu gerçeğin Yaratılış için güçlü bir delil olduğunu
şöyle ifade eder:
Biyokimyasal genetik
düzeyinde evrime ait en kapsamlı sorular hala cevaplandırılmamıştır.
Genetik şifre ilk kez nasıl ortaya çıkmıştı ve nasıl
evrimleşmişti? Bugün yaşayan tüm organizmalarda hem
DNA'nın replikasyonu hem de DNA şifresinin etkili bir
şekilde çevirimi süreçleri, son derece kesin enzimlere
gereksinim duymaktadır. Aynı zamanda bu enzimlerin moleküler
yapılarının DNA'nın kendisi tarafından kesin bir şekilde
belirtilmiş olması, dikkate değer evrimci bir gizemi
ortaya çıkarmaktadır... Şifre ve şifreyi çevirme yolları
evrim sürecinde kendiliğinden mi ortaya çıkmıştı? Böyle
bir rastlantının gerçekleşmiş olabileceğine inanmak
neredeyse akıl almazdır. Bu bulmaca Darwin'den önceki
dönemde olduğu gibi Darwin'den sonra da evrimden kuşku
duyanlar tarafından özel yaratılış için en güçlü kanıt
türü olarak yorumlanmıştır.9
Prof. Michael Denton
Evrim teorisinin geçersizliğini anlatan
"Evolution: A Theory in Crisis" (Evrim: Kriz
İçinde Bir Teori) adlı kitabın yazarı olan ünlü moleküler
biyolog Prof. Michael Denton, Darwinistler'in bu akıl
dışı inancını şöyle anlatır:
Yüksek organizmaların
genetik programlarının yapısı, milyarlarca bit (bilgisayar
birimi) bilgiye ya da bin ciltlik küçük bir kütüphanenin
içindeki tüm harflerin dizilimine eşdeğerdir. Bu denli
kompleks organizmaları oluşturan trilyonlarca hücrenin
gelişimini belirleyen, emreden ve kontrol eden sayısız
karmaşık işlevin tamamen rastlantıya dayalı bir süreç
sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, İNSAN
AKLINA YÖNELİK BİR SALDIRIDIR. AMA BİR DARWİNİST, BU
DÜŞÜNCEYİ EN UFAK BİR ŞÜPHE BELİRTİSİ BİLE GÖSTERMEDEN
KABUL EDER!10
Gerçekten de Darwinizm, akla tamamen aykırı,
batıl bir inançtan başka bir şey değildir. Akıl sahibi
olan her insan ise, ister DNA'ya isterse tabiatın başka
herhangi bir yönüne baksın, o büyük gerçeğin kanıtlarını
görür: İnsan ve tüm canlılar, alemlerin Rabbi olan Yüce
Allah tarafından yaratılmıştır.
Evrimcilerin Çaresizliğine Bir
Örnek Daha:
"RNA Dünyası" Senaryosu
Evrimciler, ilk canlı hücrenin nasıl var
olduğu sorusu üzerinde 20. yüzyılın başından itibaren
çeşitli teoriler geliştirdiler. Bu konuda ilk evrimci
tezi öne süren Rus biyolog Oparin, yüzmilyonlarca yıl
önceki ilkel dünyada birtakım tesadüfi kimyasal reaksiyonlarla
ilk önce proteinlerin oluştuğunu, bunların birleşmesiyle
de hücrelerin doğduğunu ileri sürdü. Oparin'in 1930'lı
yıllarda ortaya attığı bu iddianın en temel varsayımlarının
bile yanlış olduğu ise 1970'li yıllardaki bulgularla
anlaşıldı: Oparin'in "ilkel dünya atmosferi" senaryosunda
organik moleküllerin oluşmasına imkan verebilecek metan
ve amonyak gazları yer alıyordu. Ama gerçek atmosferin
metan ve amonyak temelli olmadığı, aksine organik molekülleri
parçalayan oksijen gazından bol miktarda içerdiği anlaşıldı.
Bu durum moleküler evrim teorisi için büyük
bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin
"ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün geçersiz olduğu
anlaşıldı. Bu nedenle 80'li yıllarda başka evrimci arayışlar
gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil,
proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu
öne süren "RNA Dünyası" senaryosu ortaya atıldı. 1986
yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert tarafından
ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca
yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen
bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu.
Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire
proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri
ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her
nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.
Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri
olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına
açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek
çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmişti:
1- Daha, RNA'yı oluşturan
nükleotidlerin tek birinin bile oluşması kesinlikle
rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler
nasıl uygun bir dizilimde biraraya gelerek RNA'yı oluşturmuşlardı?
Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının
imkansızlığını şöyle kabullenir:
Araştırmacılar RNA
dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek
daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak
nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda
en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken,
bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi
nasıl olmuştur?11
2- Tesadüfen oluştuğunu
farzetsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret
olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar
vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı?
Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden
bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie
Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler:
Tartışma, içinden
çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık
bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini
kopyalayabilen o hayali RNA'nın efsanesi...
Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza
göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA'nın
kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki
aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır.12
1.
DNA'nın üzerinden mRNA sentezlenir.2.mRNA çekirdek
zarından sitoplazmaya yani ribozomlara gider.3.Ribozom
protein üretmek üzere hazırlanır.4.mRNA ribozomların
protein üretim birimine yerleşir. 5. Taşıyıcı
RNA stoplazmaya dağılır.6. Ribozomlarda mesajcı
RNA ile taşıyıcı RNA karşı karşıya gelir ve bağlanır.
Yanyana gelen aminoasitler birbirine peptid bağıyla
bağlanarak proteinleri oluşturur.7.Taşıyıcı RNA
sitoplazmadan amino asitleri yakalar ve ribozoma
getirir.
Hücrede bir proteine ihtiyaç duyulduğu zaman DNA
molekülüne bu ihtiyacı bildiren bir sinyal gönderilir.
Bu sinyali alan DNA hangi proteine ihtiyaç duyulduğunu
anlar. Ve ardından bu proteinin amino asit diziliminin
bilgisinin bulunduğu bölümün bir kopyasını çıkarır.
Bu kopyalanan bilgi üretilecek proteinin bilgisini
taşıyan Mesajcı RNA'dır. Mesajcı RNA kopyalandıktan
sonra çekirdekten çıkarak proteinin üretim fabrikaları
olan Ribozomlara doğru yola koyulur. Aynı anda
DNA'dan koplanmış olan bir diğer RNA amino asitleri
taşıyarak ribozomlara getirir. Her amino asit
kendisine özel bir taşıyıcı RNA ile taşınır. Üretilecek
olan proteine ait amino asit diziliminin bilgisini
taşıyan mesajcı RNA ribozomun üretim bölgesİne
yerleşir. Taşıyıcı RNA getirdiği amino asitlerle
birlikte mesajcı RNA'da bildirilen sıraya uygun
şekilde karşısına geçer. Yine DNA'dan kopyalanan
bir başka RNA molekülü mesajcı RNA ile taşıyıcı
RNA'nın birbirine bağlanmasını sağlar. Yanyana
gelen taşıyıcı RNA'ların getirdiği amino asitler
aralarında peptid bağı olşturarak protein zincirlerini
meydana getirirler. Ve getirdiği yükü boşaltmış
olan taşıyıcı RNA'lar da ribozomdan ayrılır. Daha
sonra üretilen protein de kullanılacağı yere doğru
yola çıkar.
3- Kaldı ki eğer ilkel
dünyada kendini kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda
RNA'nın kullanacağı her çeşit amino asitten sayısız
miktarlarda bulunduğunu farzetsek ve bütün bu imkansızlıkların
bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu
durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi
için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla
ilgili bilgidir. Amino asitler ise hammaddedir. Ancak
ortada proteini üretecek "mekanizma" yoktur. RNA'nın
varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın
kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak
binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi
kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı
derecede saçmadır. Ortada fabrika ve işçiler yoktur
ki, bir üretim gerçekleşsin.
Yukarıdaki resimde ribozomda
üretilen protein zincirleri görülmektedir.
Bir protein, hücre içindeki son derece
karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla
ribozom adı verilen fabrikada üretilir. Ribozom ise
yine proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir.
Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen
meydana gelmiş olması gibi bir akılalmaz varsayımı daha
beraberinde getirecektir. Evrimin en fanatik savunucularından
Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca
nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını
şu şekilde açıklamaktadır:
Şifre (DNA ya da RNA'daki
bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki
şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan
oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar.
Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz.
Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti?
Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.13
Urey-Miller deneyinin
geçersiz olduğunun anlaşılması ile evrimciler
yeni arayışlara girmek zorunda kaldılar.
İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle
böyle bir karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak,
50 özel görevli parçacığın işini tek başına yaparak
protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin bu
sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur.
San Diego California Üniversitesi'nden
Stanley Miller'ın ve Francis Crick'in çalışma arkadaşı
olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, "hayatın RNA dünyası
ile başlayabilmesi" ihtimali için "senaryo" deyimini
kullanmaktadır. Orgel, bu RNA'nın hangi özelliklere
sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American
Scientist'in Ekim 1994 sayısındaki "The Origin
of Life on the Earth" başlıklı makalede şöyle ifade
eder:
Bu senaryonun
oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA'nın bugün
mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması
gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın
kendini kopyalayabilme özelliği ve protein
sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme
özelliği.14
Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel'in, "olmazsa
olmaz" şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi
bir molekülden beklemek, ancak evrimci bir hayal gücü
ve bakış açısıyla mümkün olabilir. Somut bilimsel gerçekler
ise, hayatın rastlantılarla doğduğu iddiasının yeni
bir versiyonu olan "RNA Dünyası" tezinin, kesinlikle
imkansız bir masal olduğunu ortaya koymaktadır.
Cansız Moleküllerin Biraraya
Gelmesi
Canlılığı Açıklayamaz
Buraya kadar bahsettiğimiz bütün imkansızlıkları
ve mantıksızlıkları bir an için unutalım ve ilkel dünya
koşulları gibi olabilecek en uygunsuz ortamda bir protein
molekülünün tesadüflerle meydana geldiğini varsayalım.
Tek bir proteinin oluşması da yetmeyecek,
söz konusu proteinin, bu kontrolsüz ortamda başına hiçbir
şey gelmeden kendi gibi tesadüfen oluşacak başka proteinleri
beklemesi gerekecekti.... Ta ki hücreyi meydana getirecek
milyonlarca uygun ve gerekli protein hep "tesadüfen"
aynı yerde yanyana oluşana kadar. Önceden oluşanlar
o ortamda ultraviyole ışınları, şiddetli mekanik etkilere
rağmen hiçbir bozulmaya uğramadan, sabırla hemen yanıbaşlarında
diğerlerinin tesadüfen oluşmasını beklemeliydiler. Sonra
yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan bu proteinler
anlamlı şekillerde biraraya gelerek hücrenin organellerini
oluşturmalıydılar. Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı
molekül, işe yaramaz protein zinciri karışmamalıydı.
Sonra bu organeller son derece planlı, düzenli, uyumlu
ve bağlantılı bir biçimde biraraya gelip, bütün gerekli
enzimleri de yanlarına alıp bir zarla kaplansalar, bu
zarın içi de bunlara ideal ortamı sağlayacak özel bir
sıvıyla dolsaydı, tüm bu "imkansız ötesi" olaylar gerçekleşseydi
bile bu molekül yığını canlanabilir miydi?
Prof. Chandra Wickramasinghe
Cevap, "hayır"dır! Çünkü araştırmalar göstermiştir
ki, hayatın başlaması için yalnızca canlılarda
bulunması gereken maddelerin biraraya gelmiş olması
yeterli değildir. Yaşam için gerekli tüm proteinleri
toplayıp bir deney tüpüne koysak yine de canlı bir hücre
elde etmeyi başaramayız. Bu konuda yapılan tüm deneyler
başarısız olmuştur. Bütün deney ve gözlemler ise hayatın
ancak hayattan geldiğini göstermiştir. Hayatın cansız
maddelerden çıktığı iddiası, bu bölümün en başında da
belirttiğimiz gibi, sadece evrimcilerin hayallerinde
yer alan, tüm gözlem ve deneylere aykırı bir masaldır.
Bu durumda, yeryüzündeki ilk hayatın da
ancak bir Hayat'tan gelmiş olması gerekir. İşte bu,
"Hayy" (Hayat Sahibi) Allah'ın yaratmasıdır. Hayat ancak
O'nun dilemesiyle başlar, sürer ve sona erer. Evrim
ise, canlılığın nasıl başladığını açıklamak şöyle dursun,
canlılık için gerekli malzemenin nasıl oluştuğunu ve
biraraya geldiğini bile açıklayamamaktadır.
Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik
ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe hayatın
tesadüflerle doğduğuna on yıllar boyunca inandırılmış
bir bilim adamı olarak karşılaştığı bu gerçeği şöyle
anlatır:
Bir bilim adamı olarak
aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli
yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü
bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle
tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Tanrı'ya
inanmayı gerektiren açıklama karşısında, öne sürülebilecek
hiçbir akılcı argüman bulamıyorum... Biz hep açık bir
zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek
tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz,
tesadüfi karmaşalar değil.15
TERMODİNAMİĞİN
İKİNCİ KANUNU
Fiziğin en temel kanunlarından birisi
olan "Termodinamiğin İkinci Kanunu", evrende kendi
haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin,
zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa
ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Canlı, cansız
bütün herşey zaman içinde aşınır, bozulur, çürür,
parçalanır ve dağılır. Bu, er ya da geç her varlığın
karşılaşacağı mutlak sondur ve söz konusu kanuna
göre bu kaçınılmaz sürecin geri dönüşü yoktur.
Bu gerçek hepimizin yaşamları sırasında
da yakından gözlemlediği bir durumdur. Örneğin
bir otobüsü çöle götürüp bırakır ve aylar sonra
durumunu kontrol ederseniz, elbette ki onun eskisinden
daha gelişmiş, daha bakımlı bir hale gelmesini
bekleyemezsiniz. Aksine lastiklerinin patlamış,
camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış, motorunun
çürümüş olduğunu görürsünüz. Aynı kaçınılmaz süreç
canlı varlıklar için çok daha hızlı işler.
İşte Termodinamiğin İkinci Kanunu
bu doğal sürecin, fiziksel denklem ve hesaplamalarla
ifade ediliş biçimidir.
Bu ünlü fizik kanunu, "Entropi Kanunu"
olarak da adlandırılır. Entropi, fizikte bir sistemin
içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin
düzenli, organize ve planlı bir yapıdan düzensiz,
dağınık ve plansız bir hale geçmesi o sistemin
entropisini arttırır. Bir sistemdeki düzensizlik
ne kadar fazlaysa, o sistemin entropisi de o kadar
yüksek demektir. Entropi Kanunu, tüm evrenin geri
dönüşü olmayan bir şekilde sürekli daha düzensiz,
plansız ve dağınık bir yapıya doğru ilerlediğini
ortaya koymuştur.
Termodinamiğin İkinci Kanunu ya da
diğer adıyla Entropi Kanunu, doğruluğu teorik
ve deneysel olarak kesin biçimde kanıtlanmış bir
kanundur. Öyle ki yüzyılımızın en büyük bilim
adamı kabul edilen Albert Einstein, bu kanunu
"bütün bilimlerin birinci kanunu" olarak tanımlamıştır:
Entropi Kanunu,
tarihin bundan sonraki ikinci devresinde, hükmedici
düzen şeklinde kendini gösterecektir. Albert Einstein,
bu kanunun bütün bilimlerin birinci kanunu olduğunu
söylemiştir; Sir Arthur Eddington ondan, bütün
evrenin en üstün metafizik kanunu olarak bahseder.1
Bir otobüsü çölde
kendi haline bırakırsanız zamanla özelliklerini
kaybederek bozulmaya uğrar. Bir süre sonra
baktığınızda otobüsün lastiklerinin patlamış,
camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış,
motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Bu
kaçınılmaz süreç canlı varlıklar için çok
daha hızlı işler. Aynı şekilde bilinçli
bir müdahale olmadığı sürece evrendeki tüm
sistemler bozulmaya uğrar.
Evrim teorisi ise, bütün evreni kapsayan
bu temel fizik kanununu bütünüyle gözardı ederek
ortaya atılmış bir iddiadır. Evrim bu kanunla
temelinden çelişen tam tersi bir mekanizma öne
sürer. Evrime göre, dağınık, düzensiz, cansız
atomlar ve moleküller, zamanla kendi kendilerine
tesadüflerle biraraya gelerek düzenli ve planlı
proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks
moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri
düzenlere, organizasyonlara ve tasarımlara sahip
milyonlarca canlı türünü ortaya çıkarmışlardı.
Evrime göre, her aşamada daha planlı, daha düzenli,
daha kompleks ve daha organize bir yapıya doğru
ilerleyen bu hayali süreç, Entropi Kanunu'nun
ortaya koyduğu gerçeklere bütünüyle aykırıdır.
Bu nedenle evrim gibi bir sürecin, en başından
en sonuna kadar varsayılan hiçbir aşamasının gerçekleşmesi
mümkün değildir. Evrimci bilim adamları da bu
açık çelişkinin farkındadırlar. J. H. Rush şöyle
der:
Evrimin kompleks
süreci içinde yaşam, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nda
belirtilen eğilime belirgin bir çelişki oluşturur.2
Evrimci bilim adamı Roger Lewin de
bir başka bilimsel dergi olan Science'daki bir
makalesinde evrimin termodinamik açmazını şöyle
dile getirmektedir:
Biyologların
karşılaştıkları problem, evrimin Termodinamiğin
İkinci Kanunu'yla olan açık çelişkisidir. Sistemler
zamanla daha düzensiz yapılara doğru bozulmalıdırlar.3
Bir evrimci olan George Stavropoulos,
canlılığın kendiliğinden oluşmasının termodinamik
açıdan imkansızlığını ve fotosentez gibi kompleks
canlı mekanizmaların kökenini doğa kanunlarıyla
açıklamanın mümkün olmadığını, ünlü evrimci yayın
American Scientist'te şu ifadelerle kabul
etmektedir:
Normal şartlarda,
Termodinamiğin İkinci Kanunu doğrultusunda, hiçbir
kompleks organik molekül hiçbir zaman kendi kendine
oluşamaz, tersine parçalanır. Gerçekte, bir şey
ne kadar kompleks olursa o kadar kararsızdır ve
kesin olarak eninde sonunda parçalanır, dağılır.
Fotosentez, bütün yaşamsal süreçler ve yaşamın
kendisi, karmaşık veya kasıtlı olarak karmaşıklaştırılmış
açıklamalara rağmen, halen termodinamik ya da
bir başka kesin bilim dalı vasıtasıyla anlaşılamamıştır.4
Görüldüğü gibi, evrim iddiası bütünüyle
fizik yasalarına aykırı olarak ortaya atılmış
bir iddiadır. Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrim
senaryosu karşısına bilimsel ve mantıksal açıdan
aşılması imkansız bir fiziksel engel oluşturmaktadır.
Bu engeli aşacak hiçbir bilimsel ve tutarlı açıklama
getiremeyen evrimciler ise bunu ancak hayal güçlerinde
aşabilmektedirler. Örneğin, Amerikalı bilimadamı
Jeremy Rifkin, evrimin, bu fizik kanununu sihirli
bir güçle aştığına inandığını belirtmektedir:
Entropi Kanunu,
evrimin bu gezegendeki yaşam için mevcut olan
tüm enerjiyi dağıtacağını söyler. Bizim evrim
anlayışımız ise bunun tam tersidir. Biz evrimin
sihirli bir şekilde yeryüzünde daha büyük bir
değer ve düzen artışı sağladığına inanıyoruz.5
Bu sözler evrimin tamamen dogmatik
bir inanç olduğunu çok iyi ifade etmektedir.
Açık Sistem
Çarpıtması
Evrimciler, tüm bu açık gerçekler
karşısında, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nun yalnızca
"kapalı sistemler" için geçerli olduğu, "açık
sistemler"in bu kanunun dışında olduğu gibi bir
çarpıtmaya başvururlar.
Açık sistem, dışarıdan enerji ve
madde giriş-çıkışı olan bir termodinamik sistemdir.
Evrimciler de dünyanın bir açık sistem olduğunu,
Güneş'ten sürekli bir enerji akışına maruz kaldığını,
dolayısıyla Entropi Kanunu'nun dünya için geçersiz
olduğunu, düzensiz, basit, cansız yapılardan düzenli,
kompleks canlıların oluşabileceğini öne sürmektedirler.
Oysa burada açık bir çarpıtma vardır.
Çünkü bir sisteme dışarıdan enerji girmesi, o
sistemi düzenli hale getirmek için yeterli değildir.
Bu enerjiyi kullanılabilir hale getirecek özel
mekanizmalar gerekir. Örneğin bir arabanın, benzindeki
enerjiyi işe dönüştürmesi için motora, transmisyon
sistemlerine ve bunları idare eden kontrol mekanizmalarına
ihtiyaç vardır. Böyle bir enerji dönüştürücü sistem
olmasa, arabanın benzindeki enerjiyi kullanabilmesi
mümkün olmayacaktır.
Aynı durum canlılık için de geçerlidir.
Evet, canlılık enerjisini Güneş'ten almaktadır.
Fakat Güneş enerjisi, ancak canlılardaki inanılmaz
komplekslikteki enerji dönüşüm sistemleri (örneğin
bitkilerdeki fotosentez, insan ve hayvanlardaki
sindirim sistemleri) sayesinde kimyasal enerjiye
çevrilebilmektedir. Bu enerji dönüşüm sistemleri
olmasa hiçbir canlı varlığını devam ettiremez.
Güneş'in, enerji dönüşüm sistemi olmayan bir canlı
için, yakıcı, eritici ve parçalayıcı bir enerji
kaynağı olmaktan başka bir anlamı yoktur.
Görüldüğü gibi herhangi bir enerji
dönüştürücü mekanizması olmayan bir sistem, açık
da olsa kapalı da olsa, evrim için hiçbir avantaj
teşkil etmemektedir. İlkel dünya şartlarında doğada
böyle kompleks ve bilinçli mekanizmaların bulunduğunu
ise hiç kimse iddia etmemektedir. Zaten evrimciler
açısından bu noktadaki problem, bitkilerdeki fotosentez
mekanizması gibi modern teknoloji tarafından bile
taklit edilemeyen kompleks enerji dönüşüm mekanizmalarının
nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
İlkel dünyaya dışarıdan giren Güneş
enerjisinin de bu yüzden hiçbir şekilde düzenlilik
meydana getirecek etkisi yoktur. Çünkü sıcaklık
ne kadar artarsa artsın amino asitler düzenli
dizilimlerde bağ yapmaya karşı direnç gösterirler.
Amino asitlerin çok daha karmaşık moleküller olan
proteinleri ve proteinlerin de kendilerinden daha
kompleks ve planlı yapılar olan hücre organellerini
oluşturmaları için de yine yalnızca enerji yeterli
değildir. Asıl olarak gereken etken, bilinçli
bir tasarım, diğer bir ifadeyle yaratılıştır.
Kaos Kuramı Kaçışı
Termodinamiğin İkinci Kanunu'nun
evrimi imkansız kıldığının farkında olan bazı
evrimci bilim adamları yakın geçmişte Termodinamiğin
İkinci Kanunu ve Evrim Teorisi arasındaki uçurumu
kapatabilmek, evrime bir yol açabilmek amacıyla
çeşitli spekülasyonlar üretme gayretine girmişlerdir.
Yalnızca bu gayretler dahi evrim teorisinin gözardı
edilemeyen bir açmaz karşısında olduğunu açıkça
göstermektedir.
Termodinamiği ve evrimi uzlaştırma
umuduyla ortaya atılan iddialarla en fazla adı
duyulmuş olan kişi ise Belçikalı bilim adamı Ilya
Prigogine'dir.
Prigogine, Kaos Kuramı'ndan hareket
ederek kaostan (karmaşadan) düzen oluşabileceğine
dair birtakım varsayımlar ortaya atmıştır. Oysa
bütün çabalarına rağmen, Prigogine termodinamiği
ve evrimi uzlaştırmayı başaramamıştır. Bu durum
aşağıdaki ifadelerinde de açıkça görülmektedir:
Yüzyılı aşkın bir
süredir aklımıza takılan bir soru var: Termodinamiğin
tanımladığı ve sürekli artan bir düzensizliğin
hüküm sürdüğü bir dünyada, canlı bir varlığın
evriminin nasıl bir anlamı olabilir?6
Moleküler düzeyde ürettiği teorilerin,
canlı sistemler için, örneğin bir canlı hücresi
için geçerli olmadığını bilen Prigogine bu problemi
şöyle ifade etmektedir:
Kaos Teorisi ve...
canlıların oldukça düzenli olan hücreleri ele
alındığında, bunlardaki biyolojik düzenlilik,
teorinin karşısına net bir problem olarak çıkmaktadır.7
İşte Kaos Kuramı ve buna dayalı spekülasyonların
vardığı son nokta budur. Evrimi destekleyen, doğrulayan,
evrim ile Entropi Kanunu ve diğer fizik yasaları
arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıran hiçbir somut
sonuç elde edilememiştir.
Bütün bu kaçınılmaz gerçeklere rağmen
evrimciler, "canlılar oluşmuşsa, demek ki evrim
olmuş" gibi ucuz kaçamaklara sığınmaya çalışırlar.
Fakat, açık ve net bilimsel gerçekler, canlıların
ve canlılardaki düzenli, planlı ve kompleks yapıların
kesinlikle evrimin iddia ettiği gibi tesadüflerle
ve doğa şartlarıyla oluşamayacağını göstermektedir.
Bu durum da canlıların varlığının ancak doğaüstü
bir gücün müdahalesiyle açıklanabileceğini ortaya
koyar. Doğaüstü müdahale, bütün evreni yoktan
var eden Allah'ın yaratmasıdır. Bilim, her alanda
olduğu gibi termodinamik açıdan da evrimin imkansız
olduğunu ve canlılığın varoluşunun Yaratılış dışında
bir açıklaması olamayacağını gözler önüne sermiştir.
1- Jeremy
Rifkin, Entropy: A New World View, New York: Viking
Press, 1980, s.6. 2- J. H. Rush, The Dawn of Life,
New York: Signet, 1962, s. 35. 3- Roger Lewin, "A Downward Slope
to Greater Diversity", Science, Cilt 217, 24 Eylül
1982, s. 1239. 4- George P. Stavropoulos, "The
Frontiers and Limits of Science", American Scientist,
Cilt 65, Kasım-Aralık 1977, s.674. 5- Jeremy Rifkin, Entropy: A New
World View, s. 55. 6- Ilya Prigogine, Isabelle Stengers,
Order Out of Chaos, New York: Bantam Books, 1984,
s. 129. 7- Ilya Prigogine, Isabelle Stengers,
Order Out of Chaos, s. 175
3 Frank B. Salisbury, "Doubts
About The Modern Synthetic Theory of Evolution", s. 336 4 Francis Crick, Life Itself: It's Origin
and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88 5 Orgel, Leslie E, "Darwinism at the Very
Beginning of Life", New Scientist, vol.94 (April 15, 1982),
s.151 6 Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms,
New York: Academic Press, 1977, s. 103 7 Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach:
An Eternal Golden Braid, New York: Vintage Books, 1980, s.
548 8 Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on
Earth", Scientific American, Cilt 271, Ekim 1994, s. 78 9 Haskins, Caryl P., "Advances and Challenges
in Science in 1970", American Scientist, vol.59 (May/June
1971), s.305) 10 Michael Denton, Evolution: A Theory in
Crisis, London: Burnett Books, 1985, s.351 11 John Horgan, "In the Beginning", Scientific
American, Cilt 264, Şubat 1991, s.119 12 G.F. Joyce, L. E. Orgel, "Prospects for
Understanding the Origin of the RNA World", In the RNA World,
New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13 13 Jacques Monod, Chance and Necessity, New
York: 1971, s.143 14 Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on
the Earth", Scientific American, Ekim 1994, Cilt 271, s. 78 15 Chandra Wickramasinghe, Interview in London
Daily Express, 14 Ağustos 1981