Evrim teorisi,
felsefi kökenleri Eski Yunan'a kadar uzanmasına karşın,
bilim dünyasının gündemine 19. yüzyılda girdi. Önce
Fransız biyolog Jean-Baptiste Lamarck, Zoological
Philosophy adlı kitabında canlı türlerinin birbirlerinden
evrimleştikleri varsayımını ortaya attı. Lamarck, canlıların
yaşamları sırasında kazandıkları değişimleri sonraki
nesillere aktardıklarını öne sürmüştü. Ünlü zürafalar
örneğinde, bu canlıların eskiden çok daha kısa boyunlu
olduklarını, ancak yüksek ağaçlara ulaşmak için çabalarken
nesilden nesile boyunlarının uzadığını iddia etmişti.
Lamarck'ın "kazanılmış özelliklerin aktarılması"olarak
bilinen bu evrim modeli, kalıtım kanunlarının keşfedilmesi
ile birlikte geçerliliğini yitirdi. 20. yüzyılın ortalarında
DNA'nın yapısının keşfiyle birlikte, canlıların hücrelerinin
çekirdeğine kodlanmış çok özel bir genetik bilgiye sahip
oldukları ve bu genetik bilginin, "kazanılmış özellikler"
tarafından değiştirilemeyeceği ortaya çıktı. Yani bir
canlı ağaçlara uzanabilmek için yaşamı boyunca çabalayıp
boynunu birkaç santim uzatsa bile, doğurduğu yavrular
yine o türe ait standart boyun ölçüleri ile doğacaklardı.
Kısacası Lamarck'ın evrim teorisi, bilimsel bulgular
tarafından yalanlandı ve yanlış bir varsayım olarak
tarihin derinliklerine gömüldü.
Ancak Lamarck'tan birkaç nesil sonra yaşamış
olan bir başka doğa bilimcinin evrim teorisi, daha uzun
ömürlü oldu. Söz konusu doğa bilimci Charles Robert
Darwin, teorisinin ismi ise "Darwinizm"dir.
Darwinizm'in Doğuşu
Charles Darwin 1832 yılında İngiltere'den
yola çıkan ve beş yıl boyunca dünyanın farklı bölgelerini
gezen H. M. S. Beagle adlı resmi keşif gemisinde gönüllü
olarak yer aldı. Genç Darwin, bu gezi sırasında gördüğü
farklı canlı türlerinden, özellikle de Galapagos Adaları'nda
gördüğü farklı ispinoz türlerinden çok etkilendi. Bu
kuşların gagalarındaki farkların, farklı çevrelere uyum
sağlamalarından kaynaklandığını düşündü.
Darwin bu gezisinin ardından İngiltere'deki
hayvan pazarlarını gezmeye başladı. İnek yetiştiricilerinin
farklı inek cinslerini çiftleştirerek yeni cinsler türettiklerine
şahit oldu. Galapagos Adaları'nda gördüğü farklı ispinoz
türlerini de bu gözlemlerine eklediğinde, kafasında
bir teori şekillenmeye başladı. Sonunda bu fikirlerini
1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı
kitabında açıkladı. Bu kitapta, tüm canlı türlerinin
tek bir ortak atadan geldiklerini, ancak zaman içinde
küçük değişimlerle birbirlerinden evrimleştiklerini
iddia ediyordu.
Darwin'in teorisini Lamarck'ın teorisinden
farklı kılan nokta, asıl vurguyu "doğal seleksiyon"
kavramına yapmış olmasıdır. Doğal seleksiyon, doğadaki
yaşam mücadelesinde, güçlü veya ortamın şartlarına daha
uygun olan canlıların hayatta kalmaları anlamına gelir.
Darwin şöyle bir mantık kurmuştur:
"Bir canlı türü içinde doğal ve rastlantısal
farklılıklar olmaktadır. Örneğin bazı inekler daha büyük,
bazıları daha koyu renklidir. Bu değişikliklerin hangisi
avantajlı ise, o özellik doğal seleksiyon tarafından
seçilecektir. Böylece söz konusu avantajlı özellik,
o hayvan topluluğuna hakim hale gelecektir. Bu özelliklerin
uzun zaman içinde birikmesiyle de, ortaya yeni bir tür
çıkacaktır."
Ancak Darwin'in ortaya attığı bu "doğal
seleksiyonla evrim" teorisi, daha ilk başta pek çok
soru işaretini beraberinde getirmişti: Darwin'in "doğal
ve rastlantısal farklılıklar" dediği şey gerçekte ne
idi? Bazı ineklerin daha büyük, bazılarının daha koyu
renkli doğabildikleri doğruydu, ama bu farklılıklar
milyonlarca bitki ve hayvan türünü nasıl açıklayabilirdi?
Charles Darwin, teorisini
ilkel bir bilim düzeyi içinde geliştirdi. Alttakine
benzer ilkel mikroskopların altında, canlılık
çok basit bir yapıya sahip gibi duruyordu. Bu
yanılgı, Darwinizm'in temelini oluşturdu.
1) Darwin "canlılar kademe
kademe evrimleşmişlerdir" diyordu. Bu durumda çok sayıda
"ara tür" yaşamış olmalıydı. Ama fosil kayıtlarında
bu teorik canlılardan iz yoktu. Darwin bu sorun üzerinde
çok kafa yormuş ve sonuçta "bu fosiller ileride bulunabilir"
demek zorunda kalmıştı.
2) Canlıların göz, kulak,
kanat gibi kompleks organları doğal seleksiyonla nasıl
açıklanabilirdi? Tek bir dokuları eksik olsa hiçbir
işe yaramayacak olan bu organların, "kademe kademe"
gelişmiş oldukları nasıl savunulabilirdi?
3) Tüm bunların öncesinde,
Darwin'in "tüm canlıların ortak atası dediği" ilk canlı
organizma nasıl oluşmuştu? Cansız madde, doğal süreçlerle
canlı hale gelemeyeceğine göre, Darwin ilk canlının
oluşumunu nasıl açıklayacaktı?
Darwin bu sorunların en azından bir kısmının
farkındaydı. Kitabına eklediği "Teorinin Zorlukları"
(Difficulties on Theory) adlı bölümde bunları kabul
etmişti. Ancak bu sorunlara getirdiği cevapların bilimsel
açıdan bir geçerliliği yoktu. İngiliz fizikçi H. S.
Lipson, Darwin'in bu "zorlukları" hakkında şu yorumu
yapar:
Türlerin Kökeni'ni
ilk okuduğumda Darwin'in genelde sunulan tablonun aksine,
kendisinden pek de emin olmadığını fark etmiştim. "Teorinin
Zorlukları" başlıklı bölüm, örneğin çok belirgin bir
güvensizlik yansıtmaktadır. Bir fizikçi olarak, gözün
nasıl ortaya çıkmış olabileceği yönündeki yorumları
karşısında şaşkınlığa düştüm.1
Darwin bilimsel araştırmalar ilerledikçe,
"Teorinin Zorlukları"nın ortadan kalkacağını umuyordu.
Ama aksine, yeni bilimsel bulgular bu zorlukları daha
da büyüttü.
Hayatın Kökeni Sorunu
Darwin, kitabında hayatın kökeni konusundan
hiç söz etmemişti. Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim
anlayışı, canlıların çok basit bir yapıya sahip olduklarını
varsayıyordu. Ortaçağ'dan beri inanılan spontane
jenerasyon adlı teoriye göre, cansız maddelerin
tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık oluşturabileceklerine
inanılıyordu. Bu dönemde böceklerin yemek artıklarından,
farelerin de buğdaydan oluştuğu yaygın bir düşünceydi.
Bunu ispatlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı.
Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve
biraz beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı
sanılmıştı.
Etlerin kurtlanması da hayatın cansız maddelerden
türeyebildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra
anlaşılacaktı ki, etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden
oluşmuyorlar, sineklerin getirip bıraktıkları gözle
görülmeyen larvalardan çıkıyorlardı.
Louis Pasteur, cansız
maddelerin hayat oluşturabileceği inancını yıktı.
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı
kitabını yazdığı dönemde ise, bakterilerin cansız maddelerden
oluşabildikleri inancı, bilim dünyasında yaygın bir
kabul görüyordu.
Oysa Darwin'in kitabının
yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog
Louis Pasteur, evrime temel oluşturan
bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun
çalışma ve deneyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti:
"Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası
artık kesin olarak tarihe gömülmüştür."2
Evrim teorisinin savunucuları, Pasteur'ün
bulgularına karşı uzun süre direndiler. Ancak gelişen
bilim, canlı hücresinin karmaşık yapısını ortaya çıkardıkça,
hayatın kendiliğinden oluşabileceği iddiası giderek
daha büyük bir çıkmaz içine girdi. Bu konunun detaylarını
kitabın ilerleyen bölümlerinde inceleyeceğiz.
Genetik Sorunu
Darwin'in teorisini çıkmaza sokan bir diğer
konu ise kalıtım oldu. Darwin'in teorisini geliştirdiği
dönemde canlıların özelliklerini sonraki nesillere nasıl
aktardıkları, yani kalıtımın nasıl gerçekleştiği tam
olarak bilinmiyordu. Bu nedenle kalıtımın kan yoluyla
sağlandığı gibi ilkel düşünceler yaygın kabul görüyordu.
Kalıtım hakkındaki bu belirsizlik, Darwin'in
de teorisini geliştirirken tümüyle yanlış birtakım varsayımlara
dayanmasına neden oldu. Darwin "evrim mekanizması" olarak
temelde doğal seleksiyonu gösteriyordu. Ama doğal seleksiyon
tarafından seçilecek olan "yararlı özellikler" nasıl
ortaya çıkacak ve nesilden nesile nasıl aktarılacaktı?
İşte Darwin bu noktada Lamarck tarafından ortaya atılmış
olan "kazanılmış özelliklerin sonradan aktarılması"
tezine sarıldı. Evrim teorisini savunan bir araştırmacı
olan Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery
adlı kitabında Darwin'in Lamarckizm'den yoğun biçimde
etkilendiğini şöyle anlatır:
Lamarckizm, kazanılmış
olan özelliklerin kalıtsal olarak aktarılması olarak
bilinir... Darwin'in kendisi, açık konuşmak gerekirse,
böyle bir kalıtımın gerçekleştiğine inanmış ve hatta
parmaklarını kaybettikten sonra çocukları parmaksız
olarak doğan bir adamı kaynak olarak gösterip bu olayı
anlatmıştır... Darwin, Lamarck'tan tek bir fikir bile
almadığını iddia etmiştir. Bu son derece ironiktir,
çünkü Darwin sürekli olarak kazanılmış özelliklerin
aktarılması fikriyle oynamıştır ve (bu nedenle) eleştirilmesi
gereken, Lamarck'tan ziyade Darwin'dir. Kitabının (Türlerin
Kökeni) 1859 baskısında "dış şartların değişiminin"
varyasyonlara kaynaklık ettiğini söylemekte, ama hemen
ardından bu şartların varyasyonları yönettiğini ve bunu
yaparken de doğal seleksiyonla iş birliği yaptığını
açıklamaktadır. Her geçen yıl, (organların) kullanılması
ya da kullanılmaması konusuna daha fazla önem vermiştir...
1868'de Varieties of Animals and Plants under Domestication
isimli kitabını yayınladığında, Lamarckist kalıtıma
delil oluşturduğunu düşündüğü bir dizi örnek vermiştir...
Bazı erkek çocuklarının organlarının ön derilerinin,
nesiller boyu yapılan sünnet nedeniyle kısaldığı gibi.3
Ancak Lamarck'ın tezi, başta da belirttiğimiz
gibi, Avusturyalı botanikçi Rahip Gregor Mendel'in keşfettiği
kalıtım kanunları tarafından yalanlandı. Bu durumda
"yararlı özellikler" kavramı da havada kalmış oluyordu.
Genetik kanunları, kazanılmış özelliklerin aktarılmadığını
ve kalıtımın değişmez bazı yasalara göre gerçekleştiğini
gösteriyordu. Bu yasalar, türlerin değişmezliği görüşünü
destekliyordu. Darwin'in İngiltere'deki hayvan pazarlarında
gördüğü inekler, ne kadar farklı kombinasyonlarla çiftleşirlerse
çiftleşsinler, tür değiştirmeyecek ve inek olarak kalacaklardı.
Mendel'in bulduğu genetik
kanunları, evrim teorisini açmaza soktu.
Gregor Mendel, uzun deney ve gözlemler
sonucunda belirlediği kalıtım kanunlarını 1865 yılında
bilimsel bir dergide açıklamıştı. Ancak bu kanunların
bilim dünyasının dikkatini çekmesi yüzyılın sonlarında
mümkün oldu. 20. yüzyılın başlarında bu kanunların doğruluğu
tüm bilim dünyası tarafından kabul edildi. Bu durum,
"yararlı özellikler" kavramını Lamarck'a dayanarak açıklamaya
çalışmış olan Darwin'in teorisini ciddi bir açmaza sokmuş
oluyordu.
Burada genel bir bilgi
yanlışını da düzeltmek yerinde olur: Mendel, sadece
Lamarck'ın evrim modeline değil, aynı zamanda Darwin'in
evrim modeline de karşı çıkmıştı. Journal of Heredity
dergisinde yayınlanan "Mendel's Opposition to Evolution
and to Darwin" (Mendel'in Evrime ve Darwin'e Muhalefeti)
başlıklı bir makalede belirtildiği gibi, "Mendel, Türlerin
Kökeni'ne aşinaydı ve Darwin'in teorisine karşı
çıkıyordu. Darwin, doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme
teorisini öne sürerken, Mendel özel yaratılışa inanıyordu."4
Mendel'in bulduğu kanunlar, Darwinizm'i
zora soktu. İşte bu nedenlerle, Darwinizm'i savunan
bilim adamları, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir
evrim modeli geliştirmeye çalıştılar. Böylece neo-Darwinizm
doğdu.
Neo-Darwinizm'in Çabaları
Darwinizm ile genetik
bilimini bir şekilde uyuşturmayı hedefleyen bir grup
bilim adamı, 1941 yılında Amerikan Jeoloji Derneği'nin
düzenlediği bir toplantıda biraraya geldiler. G. Ledyard
Stebbins ve Theodosius Dobzhansky gibi genetikçilerin,
Ernst Mayr ve Julian Huxley gibi zoologların, George
Gaylord Simpson ve Glen L. Jepsen gibi paleontologların
uzun tartışmalar sonucunda vardıkları sonuç, Darwinizm'e
yeni bir yorum getirmek oldu.5
Bu kişiler, genetik kanunlarının ortaya
koyduğu "genetik sabitlik" gerçeğine karşı, Hollandalı
botanikçi Hugo de Vries tarafından yüzyılın başında
ortaya atılan "mutasyon" kavramını kullandılar. Mutasyonlar,
bilinmeyen nedenlerle canlıların kalıtım mekanizmalarında
meydana gelen bozukluklardı. Mutasyon geçiren canlılar,
ebeveynlerinden aldıkları genetik bilginin dışında,
bazı anormal yapılar geliştiriyorlardı.
Neo-Darwinizm'in mimarları:
Ernst Mayr, Theodosius Dobzhansky ve Julian Huxley
Amerikan Jeoloji Derneği'nde toplanan bilim
adamları bu mutasyon kavramını benimsediler ve Darwin'in
Lamarck'a dayanarak cevaplamaya çalıştığı "canlıları
geliştiren yararlı değişikliklerin kaynağı nedir?"
sorusuna, "rastgele mutasyonlar" cevabını
verdiler. Darwin'in doğal seleksiyon tezine mutasyon
kavramının eklenmesiyle ortaya çıkan bu yeni teoriye
de "Modern Sentetik Evrim Teorisi"
adını koydular. Kısa sürede bu yeni teori "neo-Darwinizm"
olarak bilindi ve teoriyi ortaya atanlar da "neo-Darwinistler"
olarak anılmaya başlandılar.
Ancak önemli bir sorun vardı: Mutasyonların
canlıların genetik bilgisini değiştirdiği doğruydu,
ama bu değişim hep olumsuz yönde oluyordu. Gözlemlenen
tüm mutasyonlar, ortaya sakat, hastalıklı, zayıf bireyler
çıkarıyor, kimi zaman da doğrudan ölüme neden oluyordu.
Bu nedenle neo-Darwinistler çok sayıda deney ve gözlem
yaparak canlıların genetik bilgisini geliştiren "yararlı
mutasyon" örnekleri elde etmeye çalıştılar. Meyve sinekleri
ve diğer bazı türler üzerinde on yıllar süren mutasyon
denemeleri yapıldı. Ancak bu deneylerde hiçbir zaman
mutasyonların canlıların genetik bilgisini geliştirdiği
gözlemlenemedi.
Bugün hala mutasyon konusu Darwinizm için
büyük bir açmazdır. Darwinizm'in "yararlı değişiklikler"in
yegane kaynağı olarak gösterdiği mutasyonların, gerçek
anlamda hiçbir yararlı (genetik bilgiyi geliştiren)
örneği gözlemlenememektedir. Bu konuyu bir sonraki bölümde
ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.
Neo-Darwinist teoriyi açmaza sokan bir
diğer alan ise, fosil kayıtları oldu.
Fosiller, Darwin zamanında dahi teorinin önüne büyük
bir engel oluşturmuştu. Darwin, teorisini destekleyecek
"ara tür" canlılara ait fosillerin bulunmadığını kabul
etmiş, ama yeni araştırmalar sayesinde bu fosillere
ulaşılacağını öne sürmüştü. Oysa her türlü paleontolojik
çabaya karşın fosil kayıtları, teorinin önünde büyük
bir engel olarak durmaya devam etti. Darwin zamanında
teoriyi destekleyen büyük birer delil olarak görülen
"körelmiş organlar", "embriyolojik rekapitülasyon" ve
"homoloji" gibi kavramlar da, yeni bilimsel bulgular
karşısında birer birer eridi. Tüm bu konuları kitabın
ilerleyen bölümlerinde detaylarıyla ele alacağız.
Kriz İçinde Bir Teori
Darwinizm'in ortaya atıldığı günden bu
yana karşılaştığı açmazları bu noktaya kadar kısaca
özetledik. Bu açmazların ne denli büyük olduğunu birazdan
incelemeye başlayacağız. Bu kitaptaki amacımız, evrim
teorisinin bazı insanların sandıkları ya da göstermeye
çalıştıkları gibi "açık bir bilimsel gerçek" olmadığıdır.
Aksine, evrim teorisi ile bilimsel bulgular karşılaştırıldığında
ortaya çok büyük çelişkiler çıkmaktadır. Evrim teorisi,
popülasyon genetiği, karşılaştırmalı anatomi, paleontoloji,
moleküler biyoloji ve biyokimyasal sistemler gibi pek
çok farklı alanda, evrim teorisi tek kelimeyle bir "kriz"
içindedir.
Bu tanım, Avustralyalı
biyokimyacı ve tanınmış bir Darwinizm eleştirmeni olan
Prof. Michael Denton tarafından yapılmıştır. Denton,
1985 yılında yayınlanan Evolution: A Theory in Crisis
(Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabında teoriyi
farklı bilim dallarının ışığı altında incelemiş ve doğal
seleksiyon teorisinin canlılığı açıklamaktan uzak olduğu
sonucuna varmıştır.6 Denton, Darwinizm'i
bir başka görüşün doğruluğunu göstermek için eleştirmemiş,
sadece teoriyi bilimsel bulgularla karşılaştırmıştır.
Son 20 yıl içinde daha pek çok bilim adamı evrim teorisinin
bilimsel geçersizliği hakkında çok önemli bilimsel çalışmalar
ortaya koymuştur.
Bu kitapta evrim
teorisinin içine düştüğü bu krizi inceleyeceğiz. Belki
bazı okuyucular, kendilerine her ne anlatılırsa anlatılsın
evrim teorisine inanmaktan vazgeçmeyecek bir bakış açısına
sahip olabilirler. Ancak yine de bu kitabı okumaları,
en azından inandıkları teorinin bilimsel bulgular karşısındaki
gerçek konumunu görmeleri açısından kendilerine yarar
sağlayacaktır.
1 H. S. Lipson, "A Physicist's
View of Darwin's Theory", Evolution Trends in Plants, cilt
2, no. 1, 1988, s. 6. 2 Sidney Fox, Klaus Dose, Molecular Evolution
and The Origin of Life, W. H. Freeman and Company, San Francisco,
1972, s. 4. 3 Gordon Rattray Taylor, The Great Evolution
Mystery, London: Abacus, Sphere Books, London, 1984, s. 36,
41-42. 4 B. E. Bishop, "Mendel's Opposition to Evolution
and to Darwin", Journal of Heredity, 87, 1996, s. 205-213;
ayrıca bkz. L. A. Callender, "Gregor Mendel: An Opponent of
Descent with Modification", History of Science, 26, 1988,
s. 41-75. 5 Lee Spetner, Not By Chance! Shattering the
Modern Theory of Evolution, The Judaica Press Inc., New York,
1997, s. 20. 6 Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis,
London: Burnett Books, 1985.