Evrenin
patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir.
Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle
çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.Paul Davies,
fizik profesörü17
Önceki bölümde evrenin Big Bang ile, yani dev
bir patlama ile yoktan var edildiğini inceledik. Şimdi bu
bilgiyi aklımızda tutarak bir düşünelim. Evrenin şu andaki
yapısını gözden geçirerek akıl yürütelim.
Önceki sayfalarda değinmiştik; evrenin içinde
yaklaşık 300 milyar galaksi vardır. Bu galaksilerin belirli
şekilleri vardır, spiral galaksiler, eliptik galaksiler
gibi. Bu galaksilerin her birinde bir o kadar da yıldız
vardır. Bu yıldızlardan biri olan Güneş'in ise etrafında
büyük bir uyum içinde dönmekte olan 9 gezegen vardır. Bunlardan
üçüncüsünün üzerinde şu anda birlikte yaşıyoruz.
Bu evren acaba size bir patlama sonucunda
etrafa rastgele saçılmış bir madde yığını gibi geliyor mu?
Rastgele saçılan madde nasıl düzenli galaksiler oluşturabilir?
Neden madde belirli noktalarda sıkışıp toplanarak yıldızları
meydana getirmiştir? Sadece Güneş Sistemi'nin hassas dengesi
bile, korkunç bir patlama ile ortaya çıkmış olabilir mi?
Bu sorular önemli sorulardır ve bizi Big Bang'in ardından
evrenin nasıl şekillendiği sorusuna götürür.
Big Bang bir patlama olduğuna göre, beklenmesi
gereken, bu patlamanın ardından maddenin uzay boşluğunda
"rastgele" dağılması olacaktır. Bu rastgele dağılan maddenin
evrenin belirli noktalarında birikip galaksiler, yıldızlar
ve yıldız sistemleri oluşturması ise, bir buğday ambarına
atılan bir el bombasının, buğdayları toplayıp, düzenli balyalara
sarıp üst üste istiflemesi kadar "anormal" bir durumdur.
Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkmış olan Sir Fred
Hoyle, bu durum karşısında duyduğu şaşkınlığı şöyle ifade
eder:
Big
Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını
kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır
ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir
biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir:
Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak
hale getirmiştir.18
Gerçekten de Big Bang ile oluşan madde "olağanüstü"
bir biçimde şekil ve düzen almıştır. Böyle bir düzenin oluşabilmesi
ise bizi tek bir gerçeğe götürmektedir: Evrenin üstün kudret
sahibi Allah tarafından kusursuzca yaratıldığı gerçeğine.
Bu bölümde, söz konusu kusursuzluğu ve olağanüstülüğü
birlikte inceleyeceğiz.
Patlama Hızı
Big Bang kavramını duymuş olan ancak konuyu
fazla incelemeyen kimseler, evreni başlatan bu patlamanın
ardında olağanüstü bir hesaplama olduğunu pek düşünmezler.
Çünkü "patlama" kavramı, adı üstünde, insana düzen, hesap,
plan gibi kavramları çağrıştırmaz. Oysa Big Bang'de akıllara
durgunluk verecek kadar hassas bir düzenleme vardır.
PAUL DAVIES:
"Deliller, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek
için çok güçlüdür."
Bu düzenlemenin bir boyutu, patlamanın hızıdır.
Big Bang'le birlikte var olan madde, elbette etrafa korkunç
bir hızla yayılmaya başlamıştır. Ama burada bir noktaya
dikkat etmek gerekir. Patlamanın bu ilk anında, bir de şiddetli
bir çekim gücü vardır. Evrenin tümünü bir noktada toplayabilecek
kadar büyük bir çekimdir bu.
Dolayısıyla Big Bang'in ilk anında birbirine
zıt olan iki güçten söz etmek gerekir: Patlamanın gücü ve
bu patlamaya direnen, maddeyi yeniden bir araya toplamaya
çalışan çekim gücü. Bu iki güç arasında bir denge oluştuğu
için evren ortaya çıktı. Eğer ilk anda çekim gücü patlama
gücüne baskın çıksa, o zaman evren genişleyemeden tekrar
içine çökecekti. Eğer bunun tersi gerçekleşse ve patlama
gücü çok fazla olsa, bu kez de madde birbiriyle bir daha
asla birleşmeyecek şekilde savrulacaktı.
Peki bu denge ne kadar hassastı? İki güç arasında
ne kadarlık bir oranda farklılığa izin verilebilirdi?
Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nden
ünlü matematiksel fizik profesörü Paul Davies, bu soruyu
cevaplamak için uzun hesaplar yaptı ve inanılmaz bir sonuca
ulaştı: Davies'e göre, Big Bang'in ardından gerçekleşen
genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (10-18)
bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı. Davies
bu sonucu şöyle anlatıyor:
Hesaplamalar,
evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini
göstermektedir. Eğer evren biraz bile daha yavaş genişlese
çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese
kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket
arasındaki dengenin ne kadar "iyi hesaplanmış" olduğu sorusunun
cevabı çok ilginçtir. Eğer patlama hızının belirli hale
geldiği zamanda, bu hız gerçek hızından sadece 10-18 kadar
bile farklılaşsaydı, bu gerekli dengeyi yoketmeye yetecekti.
Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas
bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi
bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş
bir oluşumdur.19
Evrenin başlangıcındaki bu muhteşem denge,
ünlü Science dergisindeki bir makalede ise şöyle ifade edilir:
Eğer evren maddemizin
yoğunluğu, bir parça daha fazla olsaydı, o zaman Einstein'ın
genel görecelik kuramına göre evren, atomik parçacıkların
birbirini çekme kuvvetleri dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek
ve tekrar küçülerek bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk
başlangıçta bir parça daha az olsaydı, o zaman evren son
hızla genişleyecek, fakat bu takdirde atomik parçacıklar
birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler
hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır ki bizde olmayacaktık!
Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek
yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik
yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan
azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl
sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer...
Üstelik, evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.20
Stephen Hawking de, her ne kadar evrenin kökenini
rastlantılarla açıklamaya çalışsa da, Zamanın Kısa Tarihi
isimli eserinde evrenin genişleme hızındaki bu olağanüstü
dengeyi şöyle kabul eder:
Evrenin genişleme
hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki
birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda
bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine
çökerdi.21
Peki bu denli olağanüstü bir denge neyi göstermektedir?
Elbette böyle hassas bir ayarlama tesadüfle açıklanamaz
ve bilinçli bir tasarımı ispat eder. Paul Davies, gerçekte
materyalist yaklaşımı benimseyen bir fizikçi olmasına karşın,
bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:
Çok
küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki
yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına
karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki
hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını
kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir."22
Dört Kuvvet
Aslında Big Bang'deki patlama hızı, evrenin
ilk anında oluşan sayısal dengelerden yalnızca bir tanesidir.
Big Bang'in ardından, şu an içinde yaşadığımız evrenin yapısını
belirleyen "ölçüler" ortaya çıkmıştır ve bunlar tam olmaları
gerektiği değerde belirlenmişlerdir.
Bu ölçüler, bugün modern fiziğin kabul ettiği
"dört temel kuvvet"tir. Evrendeki tüm fiziksel hareketler
ve yapılar, bu dört kuvvetin birbiri ile iletişimi ve dengesi
sayesinde olur. Bunlar; yerçekimi kuvveti, elektromanyetik
kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvettir.
Güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler sadece atomun yapısını
belirlerler. Diğer iki kuvvet, yani yerçekimi ve elektromanyetizma
ise, atomların arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla tüm maddesel
objeler arasındaki dengeyi belirlerler. Bu dört temel kuvvet
Big Bang'in sonrasında ortaya çıkmışlar ve evrene dağılan
madde, bu dört temel kuvvete göre belirlenmiştir.
Ancak ilginç olan, bu kuvvetlerin birbirleri
ile karşılaştırıldıklarında ortaya çıkan tablodur. Çünkü
bu kuvvetler, birbirlerinden olağanüstü derecede farklı
değerlere sahiptirler. Eğer tüm bu kuvvetlerin birbirlerine
olan oranlarını ortak bir birim kullanarak ifade etmek istersek
şöyle yazmamız gerekir:
Güçlü nükleer kuvvet : 15
Zayıf nükleer kuvvet : 7.03
x 10-3
Yerçekimi kuvveti : 5.90 x 10-39
Elektromanyetik kuvvet : 3.05
x 10-12
Dikkat edilirse, üstteki sayılar arasında çok
büyük uçurumlar vardır. Örneğin güçlü nükleer kuvvetin değeri,
yerçekimi kuvvetinin değerinden yaklaşık "milyar kere milyar
kere milyar kere milyar kere milyar" kadar daha büyüktür.
Peki acaba bu kadar farklı bir güç dağılımının amacı nedir?
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Nature's
Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe
(Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl
Gösteriyor) adlı kitabında bu soruyu şöyle cevaplar:
Eğer
yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü olsaydı, o
zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok
daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi, şu anki
Güneşimiz'den bir trilyon kat daha küçük olurdu ve yaşama
süresi de bir yıl kadar olabilirdi. Öte yandan, eğer yerçekimi
kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız
ya da galaksi asla oluşamazdı. Diğer kuvvetler arasındaki
dengeler de son derece hassastır. Eğer güçlü nükleer kuvvet
birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman evrendeki tek
kararlı element hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom olamazdı.
Eğer güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvete göre
birazcık bile daha güçlü olsaydı, o zaman da evrendeki tek
kararlı element, çekirdeğinde iki proton bulunduran bir
atom olurdu. Bu durumda evrende hiç hidrojen olmayacak ve
yıldızlar ve galaksiler, eğer oluşsalar bile, şu anki yapılarından
çok farklı olacaklardı. Açıkçası, eğer bu temel güçler
ve değişkenler şu anda sahip oldukları değerlere tam tamına
sahip olmasalar, hiçbir yıldız, süpernova, gezegen ve atom
olmayacaktı. Hayat da olmayacaktı.23
Paul Davies ise, evrendeki temel fizik yasalarının
insan yaşamına en uygun biçimde belirlenmiş olduğu gerçeği
karşısında şu yorumu yapar:
Eğer doğa biraz
daha farklı sayısal değerler seçmiş olsaydı, evren çok daha
farklı bir yer olacaktı. Ve büyük olasılıkla onu görmek
için biz burada olamayacaktık... Ve insan kozmolojiyi araştırdıkça,
inanılmazlık giderek daha belirgin hale gelir. Evrenin başlangıcı
hakkındaki son bulgular, genişlemekte olan evrenin, hayranlık
uyandırıcı bir hassasiyetle düzenlenmiş olduğunu ortaya
koymaktadır.24
Big Bang'in büyük bir delili olan kozmik fon
radyasyonunu ilk Robert Wilson ile birlikte gözlemleyen
ve bu nedenle 1965'te Nobel ödülü kazanan Arno Penzias ise,
evrendeki bu olağanüstü tasarım karşısında şu yorumu yapmaktadır:
Astronomi
bizleri çok olağanüstü bir olaya götürmektedir; hiç yoktan
yaratılmış bir evren. Hayatın oluşmasına izin verecek gerekli
şartları tam olarak sağlayacak hassas bir denge ile kurulmuş,
bu amaca yönelik bir plana sahip olan bir evren.25
Şu ana kadar kendilerinden alıntı yaptığımız
bilimadamları önemli bir gerçeğin farkına varmışlardır.
Evrendeki hayret verici dengeleri ve düzeni inceleyen her
insanın karşısına çıkan bu gerçek son derece açıktır: Tüm
evrende üstün bir tasarım, kusursuz bir düzen sergilenmektedir.
Bu düzenin Sahibi elbette herşeyi kusursuzca var eden Allah'tır.
Allah evrenin yaratılışındaki düzene, "belli bir ölçüyle"
hesaplanmış dengelere bir ayetinde şöyle dikkat çekmiştir:
Göklerin ve yerin mülkü
O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur,
herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle
takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)
Olasılık Hesapları "Tesadüf"ü Yalanlıyor
Şu ana kadar incelediğimiz bilgiler, evrenin
Big Bang'in hemen ardından belirlenen sayısal dengelerinin,
insan yaşamı için olağanüstü derecede uygun olduğunu göstermektedir.
Patlama hızı, dört temel kuvvetin değerleri ve ilerleyen
bölümlerde inceleyeceğimiz tüm diğer değişkenler, içinde
yaşanabilir bir evren oluşması için uygundur ve bu uygunluk,
olağanüstü bir hassasiyetle belirlenmiştir.
Bu noktada materyalizmin "tesadüf" iddiasını
ele alalım. Tesadüf matematiksel bir terimdir ve bir şeyin
tesadüfen gerçekleşip gerçekleşemeyeceği olasılık hesapları
ile anlaşılır. Biz de olasılık hesaplarına bakalım.
Acaba bize hayat imkanı veren bir evrenin tesadüfen
oluşması, bütün fiziksel değişkenler bir arada düşünüldüğünde,
kaçta kaç ihtimaldir? Milyar kere milyarda bir mi? Ya da
trilyar kere trilyar kere trilyar ihtimalde bir mi? Ya da
daha büyük bir sayı mı?
İÇİNDE
YAŞAMIN VAROLABİLECEĞİ BİR EVRENİN OLUŞMA İHTİMALİ
İngiliz
matematikçi Roger Penrose'un hesaplamaları, yaşama
izin verecek bir evrenin "tesadüfen" oluşma ihtimalinin
1010123 'de 1 olduğunu ortaya
koymuştur.
Bu ihtimali tanımlamak için "imkansız" kelimesi bile
yetersiz kalmaktadır.
Bu sayıyı ünlü İngiliz matematikçi-ve Hawking'in
yakın çalışma arkadaşı-Roger Penrose hesaplamıştır. Tüm
fiziksel değişkenleri hesaba katmış, bunların kaç farklı
biçimde dizilebileceğini dikkate almış ve içinde canlıların
yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının, Big Bang'in diğer
muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale sahip olduğunu
tespit etmiştir.
Penrose'un bulduğu ihtimal şudur: 1010123
de bir ihtimal!
Bu sayının ne anlama geldiğini düşünmek bile
zordur. Matematikte 10123 şeklinde yazılan bir
rakam, 1 sayısının yanına 123 tane sıfır gelmesiyle oluşur.
(Bu evrendeki tüm atomların sayısının toplamından, yani
1078'den bile büyük, astronomik bir sayıdır.)
Ama Penrose'un bulduğu sayı, bunun çok çok daha üstündedir.
Çünkü Penrose'un bulduğu sayı, 10123 tane sıfırın
1 rakamının yanına gelmesiyle oluşmaktadır.
ROGER PENROSE:
"Bu sayı bize Yaratıcı'nın amacının ne kadar keskin
ve belirgin olduğunu göstermektedir."
Bu sayıyı birkaç örnekle de açıklayabiliriz:
103, 1000 sayısını ifade eder. 1010123
ise, 1 rakamının yanına 1000 tane sıfır gelmesiyle oluşan
sayı demektir. 1 rakamının yanına 9 tane sıfır gelse, bu
bir milyar yapar. 12 tane sıfır gelse, bu kez 1 trilyon
olur. Ama burada 1 rakamının yanına, 10123 tane
sıfır gelmektedir ki, bunun matematikte bile bir tanımı,
adı yoktur.
Matematikte 1050'de 1'den daha küçük
olasılıklar, "sıfır ihtimal" sayılır. Ama sözünü ettiğimiz
sayı, 1050'de 1'in trilyar kere trilyar kere
trilyar katından bile çok daha büyüktür. Kısacası bu sayı
bizlere, evrenin tesadüfle açıklanmasının kesinlikle imkansız
olduğunu göstermektedir.
Roger Penrose, akıl sınırlarını çok aşan bu
sayı hakkında şu yorumu yapar:
Bu
sayı, yani 1010123 de bir ihtimal,
Yaratıcı'nın amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu
bize göstermektedir. Bu gerçekten olağanüstü bir sayıdır.
Bir kimse bunu doğal sayılar şeklinde bile yazmayı başaramaz,
çünkü 1 rakamının yanına 10123 tane sıfır koyması
gerekecektir. Eğer evrendeki tüm protonların ve tüm nötronların
üzerine birer tane sıfır yazsa bile, yine de bu sayıyı yazmaktan
çok çok geride kalacaktır.26
Evrendeki denge ve tasarımı tanımlayan bu gibi
rakamlar, bizim akıl sınırımızı aşarlar, ancak çok önemli
bir işleve sahiptirler. Evrenin asla bir tesadüf ürünü olmadığını
ispatlarlar ve Penrose'un ifade ettiği gibi, bize "Yaratıcı'nın
amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu" gösterirler.
Aslında evrenin "tesadüf ürünü" olmadığını
anlayabilmek için, buraya kadar anlattığımız ihtimal hesaplarının
bilinmesine de gerek yoktur. Çünkü etrafına şöyle bir göz
atan her insan, evrende gördüğü apaçık yaratılışı kavrayabilir.
Elbette tesadüfi bir patlamanın ardından, atomların kendiliğinden
dizilimiyle böyle kusursuz bir evren, evren içindeki sistemler,
güneşler, Dünya, üzerindeki insanlar, evler, arabalar, ağaçlar,
hayvanlar, çiçekler, böcekler ve diğerleri oluşamaz. Gözümüzü
çevirdiğimiz her yerde gördüğümüz detaylar bilinçli bir
yaratışın, yani Allah'ın varlığının ve üstün kudretinin
delilleridir. Ancak bu delilleri düşünen insanlar kavrayabilir:
Şüphesiz, göklerin ve
yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde,
insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın
yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği
suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde,
gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde
düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara
Suresi, 164)
Açık Olanı Görmek
Buraya dek incelediğimiz gibi, 20. yüzyıl bilimi,
evrenin Allah tarafından yaratıldığını ispatlayan açık deliller
ortaya koymuş bulunmaktadır. Kitabın girişinde belirttiğimiz
"İnsani İlke" (Anthropic Principle) kavramı, evrenin her
detayının insan için ayarlandığını ve bu sistemde tesadüfe
yer olmadığını göstermektedir.
İşin ilginç yanı, söz konusu bulguları ortaya
çıkaran ve "evren tesadüfle açıklanamaz" sonucuna varan
bilimadamlarının çok büyük bölümünün, aslında bu sonuca
varmayı pek de istemeyen, çünkü materyalist bakış açısına
sahip olan bilim adamları oluşudur. Önceki sayfalarda sözlerini
aktardığımız Paul Davies, Arno Penzias, Fred Hoyle, Roger
Penrose gibi bilimadamlarının hiçbiri dindar bilimadamları
değildir. Bilim yaparken Allah'ın varlığına delil aramak
gibi bir niyetle hareket etmemişlerdir. Ama hepsi, belki
de çoğu bunu hiç istemediği halde, evrenin ancak olağanüstü
bir tasarımla açıklanabileceği sonucuna varmışlardır.
Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic
Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu gerçeği şöyle
itiraf eder:
Bu,
(fizik kanunlarının yaşam için özel olarak tasarlanmış oluşu)
nasıl mümkün olabildi?... Kanıtları inceledikçe, ısrarla
önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz; bir doğa üstü
Akıl devreye girmiş olmalıdır. Yoksa acaba bir anda, hiç
de o niyeti taşımamamıza rağmen, bir İlahi Varlık'ın var
olduğuna dair bilimsel delillerle mi yüzyüze geliyoruz?27
Bir ateist olan Greenstein "acaba" diye başlayan
sorusuyla, gördüğü apaçık gerçeği anlamazlıktan gelmeye
çalışmaktadır. Ama konuya daha ön yargısız yaklaşan pek
çok bilimadamı, evrenin Allah tarafından insanın yaşamı
için özel olarak yaratıldığını kabul etmektedir. Amerikalı
astrofizikçi Hugh Ross, "Dizayn ve İnsani İlke" başlıklı
bir makalesini şöyle bitirir:
Akıllı ve üstün
bir Yaratıcı evreni yoktan var etmiş olmalıdır. Akıllı ve
üstün bir Yaratıcı evreni dizayn etmiş olmalıdır. Akıllı
ve üstün bir Yaratıcı Dünya gezegenini dizayn etmiş olmalıdır.
Ve yine akıllı ve üstün bir Yaratıcı hayatı tasarlamış olmalıdır.28
Bilim böylelikle yaratılışı ispatlamaktadır:
Allah vardır ve etrafınızda gördüğünüz veya göremediğiniz
bütün varlıkların Yaratıcısı'dır. O, göklerin ve yerin,
evrendeki muazzam denge ve tasarımın tek Sahibi'dir.
Materyalizm ise, artık bilimin
sınırları dışına itilmiş batıl bir inanç olarak yaşamaktadır.
Amerikalı genetikçi Robert Griffiths, bu gerçeği, "kendisiyle
tartışmak için bir ateist aradığımda, (üniversitedeki) felsefe
bölümüne gidiyorum. Ama fizik bölümünden pek öyle kimse
çıkmıyor artık" diyerek esprili bir biçimde ifade etmektedir.29
Özetle, evrendeki
hangi fiziksel kural, hangi değişken incelense, bunların
insan yaşamına izin verebilecek özel değerlere sahip olduğu
görülmektedir. Paul Davies, bunun sonucunu The Cosmic Blueprint
(Kozmik Plan) adlı kitabının son paragrafında "bir tasarım
olduğu düşüncesi, ezici biçimde üstün gelmektedir" diye
açıklar.30
Elbette evrenin "tasarlanmış" olması, Allah
tarafından yaratılıp düzenlenmiş olması demektir. Evrendeki
hassas dengeler, canlı cansız tüm varlıklar Allah'ın üstün
yaratma sanatının apaçık delilleridir. Modern bilimin ulaştığı
bu sonuç ise, Kuran'da bundan 14 yüzyıl önce haber verilmiş
olan bir gerçeğin teyidinden başka bir şey değildir. O gerçek,
Kuran'da şöyle ifade edilmektedir:
Gerçekten sizin Rabbiniz,
altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden
Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle
örten, Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş
eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca)
O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yüce'dir. (Araf
Suresi, 54)
17 Paul Davies, Superforce:
The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s.184 18 Fred Hoyle, The Intelligent Universe,
London, 1984, s. 184-185 19 Paul Davies, Superforce: The Search for
a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s. 184 20 Bilim ve Teknik, sayı 201, s. 16 (Science
dergisinden tercüme) 21 Stephen Hawking, A Brief History Of Time,
Bantam Press, London: 1988, s. 121-125 22 Paul Davies. God and the New Physics.
New York: Simon & Schuster, 1983, s. 189 23 Michael Denton, Nature's Destiny: How
the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe, The New
York: The Free Press, 1998, s. 12-13 24 Paul Davies. The Accidental Universe,
Cambridge: Cambirdge University Press, 1982, Önsöz. 25 Hugh Ross, The Creator and the Cosmos,
s. 122-23 26 Roger Penrose, The Emperor's New Mind,
1989; Michael Denton, Nature's Destiny, The New York: The
Free Press, 1998, s. 9 27 George Greenstein, The Symbiotic Universe,
s. 27 28 Hugh Ross, "Design and the Anthropic Principle",
Reasons To Believe, CA, 1988 29 Hugh Ross, The Creator and the Cosmos,
s. 123 30 Paul Davies, The Cosmic Blueprint, London:
Penguin Books, 1987, s. 203