Eğer doğanın derinliklerinde gerçekleşen işlerin kompleksliği,
dünyanın en zeki beyinleri tarafından bile zor anlaşılıyorsa,
bu işlerin sadece birer kaza, birer kör tesadüf eseri olduğunu
nasıl düşünebiliriz?Paul Davies, fizik profesörü31
Big Bang, bilimadamlarının hesaplamalarına
göre günümüzden yaklaşık 17 milyar yıl önce gerçekleşti.
Şu an evreni oluşturan maddenin tümü, önceki bölümlerde
incelediğimiz gibi, "yoktan var" edildi ve olağanüstü bir
denge içinde şekillendi. Ancak Big Bang'den sonra ortaya
çıkan evren, şu an içinde yaşadığımız evrenden çok daha
farklı bir yer olabilirdi.
Örneğin önceki bölümde değindiğimiz dört temel
kuvvetin değerleri biraz farklı olsalar, evren sadece radyasyondan
oluşabilirdi. Bir ışık karmaşasından ibaret olacak olan
bu evrenin içinde de elbette galaksiler, yıldızlar, gezegenler
ve biz insanlar var olamazdık. Ama dört temel kuvvetin olağanüstü
derecede kusursuz bir biçimde yaratılması sayesinde, Big
Bang'den sonra bugün "madde" dediğimiz şeyin temel yapıtaşı
olan atomlar oluştu.
Bilimadamlarının ortak kabulüne göre, Big Bang'den
sonraki ilk 14 saniye içinde, evrenin en basit iki atomu
oluşmaya başladı: Hidrojen ve helyum. Big Bang'in ardından
evrenin ısısı hızla düşüp, madde büyük bir hızla etrafa
dağılırken, hidrojen ve helyum atomları ortaya çıktı. Bir
başka deyişle, Big Bang'in ardından ortaya çıkan "ilk evren",
sadece hidrojenden ve helyumdan oluşan bir "gaz yığını"ydı.
Eğer evren hep böyle kalsaydı, içinde hayat olamazdı. İçinde
hiçbir yıldız, gezegen, taş, toprak, ağaç ve insan da olamazdı.
Sadece boşluk içinde yüzen iki tür gazdan ibaret bir evren,
yani ölü bir evren olurdu.
Peki nasıl oldu da sadece gazlardan oluşan
bu evrenin içinde daha ağır elementler, örneğin tüm canlı
yaşamın en temel yapıtaşı olan karbon ortaya çıktı?
Bu soruyu araştıran bilimadamları, 20. yüzyılın
en şaşırtıcı bilimsel bulgularından biriyle karşılaştılar.
Elementlerin Yapısı
Kimya,
maddenin iç yapısını inceleyen bilim dalıdır. Kimyanın temeli
ise periyodik tablodur. İlk kez Rus kimyager Dmitry Ivanovich
Mendeleyev tarafından oluşturulan periyodik tablo, Dünya'da
bulunan elementlerin atom yapısına göre şekillenmiştir.
Periyodik tablonun en başında hidrojen yer alır. Çünkü hidrojen,
tüm elementlerin en basitidir. Çekirdeğinde tek bir proton
vardır. Bu protonun etrafında ise tek bir elektron döner.
Protonlar, atomların çekirdeklerinde yer alan
ve artı (+) elektrik yükü taşıyan parçacıklardır. Hidrojende
tek bir proton varken, periyodik tablonun ikinci sırasında
yer alan helyumda iki proton vardır. Karbonun altı, oksijenin
sekiz protonu bulunur. Çekirdeklerindeki proton sayısına
göre elementler birbirlerinden ayrılırlar.
Atom çekirdeğinde protonun yanısıra yer alan
bir başka parçacık ise nötrondur. Nötronlar elektrik yükü
taşımazlar; zaten "nötron" kelimesi de "yüksüz" anlamına
gelir.
Atomu oluşturan üçüncü temel parçacık ise eksi
(-) elektrik yüküne sahip olan elektronlardır. Elektronlar
diğer iki parçacığın aksine çekirdekte değil, çekirdeğin
dışında yer alırlar. Her atomda, çekirdekteki proton sayısı
kadar elektron yer alır. Zıt elektrik yükleri birbirlerini
çektikleri için, elektronlar merkezdeki protonlar tarafından
çekilir, ama hızları sayesinde de bu çekimden korunurlar.
Elementler, az önce de belirttiğimiz gibi,
atomlarının yapısıyla birbirinden ayrılırlar. Bir hidrojen
atomunu demirden ayıran fark, hidrojenin proton ve elektron
sayısının 1, demirinkinin ise 26 olmasıdır.
İşin önemli olan yönü, elementleri birbirine
dönüştürmenin doğal Dünya koşullarında imkansız oluşudur.
Çünkü bir elementin bir başka elemente dönüşmesi için, çekirdeğindeki
proton sayısının değişmesi gerekir. Oysa protonlar, evrendeki
en büyük fiziksel güç olan güçlü nükleer kuvvet tarafından
birbirlerine bağlanırlar ve ancak "nükleer" reaksiyonlarla
yerlerinden oynatılabilirler. Fakat doğal dünya şartlarında
gerçekleşen reaksiyonların hepsi, elektron alışverişlerine
dayanan ve çekirdeği etkilemeyen kimyasal reaksiyonlardır.
Simya, Ortaçağ'da çok popüler olmuş bir uğraşıdır.
Simyacılar, üstte belirttiğimiz gerçeği bilmedikleri için,
hep elementleri birbirine dönüştürme hayalleri kurmuşlar,
demir gibi metalleri altına çevirmek için uğraşmışlardır.
Oysa simya dünya koşullarında imkansızdır. Çünkü elementlerin
birbirine dönüşümü, ancak çok yüksek ısılarda gerçekleşir.
Gereken bu ısı o kadar yüksektir ki, sadece
yıldızlarda bulunur.
Simya Merkezleri: Kırmızı Devler
Elementleri birbirine dönüştürmek için gereken
ısı, yaklaşık 10 milyon derecedir. Bu yüzden gerçek anlamda
bir "simya", sadece yıldızlarda gerçekleşir. Bizim Güneşimiz
gibi orta büyüklükte yıldızlarda sürekli olarak hidrojen
helyuma çevrilmekte ve böylece yüksek enerji açığa çıkmaktadır.
Kırmızı devler, bizim Güneşimizden
yaklaşık 50 kat daha büyük devasa yıldızlardır. Bu
yıldızların içinde olağanüstü işlemler gerçekleşir.
Şimdi belirttiğimiz bu temel kimya bilgilerini
düşünerek Big Bang sonrasını hatırlayalım. Big Bang'den
sonra evrende sadece hidrojen ve helyum atomlarının ortaya
çıktığını belirtmiştik. Astronomlar, bu atomlardan oluşan
dev bulutların, özel olarak ayarlanmış koşulların etkisiyle
sıkışarak Güneş tipi yıldızları oluşturduklarını öne sürerler.
Ama bu durumda bile evren yine iki tür elementten oluşan
ölü bir gaz yığını olmaya devam edecektir. Bir başka işlemin,
bu iki gazı daha ağır elementlere çevirmesi gerekmektedir.
Bu ağır elementlerin üretim merkezleri, kırmızı
devlerdir, yani Güneş'ten ortalama 50 kat daha büyük olan
devasa yıldızlar.
Kırmızı devler, Güneş tipi
normal yıldızlardan çok daha sıcaktırlar ve bu nedenle de
normal yıldızların yapamadığı bir şey yaparlar: Helyum atomlarını
karbon atomlarına dönüştürürler. Ama bu dönüşüm pek öyle
basit bir şekilde gerçekleşmez. Amerikalı astronom Greenstein'in
ifadesiyle "bu yıldızların derinliklerinde çok olağanüstü
bir işlem gerçekleşmektedir."32
Helyumun atom ağırlığı 2'dir; yani çekirdeğinde
2 proton yer alır. Karbonun atom ağırlığı ise 6'dır; yani
6 protonu vardır. Kırmızı devlerin olağanüstü sıcaklıkları
içinde, üç helyum atomu biraraya gelir ve bir karbon atomu
oluşturur. Bu, Big Bang'den sonra evrenin ağır elementlere
kavuşmasını sağlayan en temel "simya" sürecidir.
Ancak bir noktayı hemen belirtmek gerekir.
Helyum atomları, yan yana geldiklerinde birbirleriyle mıknatıs
gibi birleşen maddeler değildirler. Hele üç tanesinin yan
yana gelip bir anda tek bir karbon atomu oluşturmaları imkansız
gibidir. Peki o zaman karbon nasıl üretilir?
İki aşamalı bir işlemle. Önce iki helyum atomu birbiriyle
birleşir ve böylece ortaya dört protona ve dört nötrona
sahip bir "ara formül" çıkar. Üçüncü bir helyum da bu ara
formüle eklendiğinde, ortaya altı protonlu ve altı nötronlu
karbon atomu çıkmış olur.
Bu ara formüle "berilyum" denir. Kızıl
devlerde ortaya çıkan berilyum, dört protondan ve dört nötrondan
oluşmaktadır. Ancak bu berilyum, berilyumun Dünya'da bulunan
normal yapısından farklıdır. Periyodik tabloda yer alan
normal berilyum, fazladan bir nötrona sahiptir. Kırmızı
devlerin içinde oluşan berilyum ise farklı bir versiyondur.
Buna kimya dilinde "izotop" denir.
Konuyu inceleyen fizikçileri uzun yıllar boyunca
şaşkınlığa düşüren nokta ise, kırmızı devlerin içinde oluşan
bu berilyum izotopunun anormal derecede kararsız olmasıdır.
O kadar kararsızdır ki, oluştuktan tam 0.000000000000001
saniye sonra parçalanmaktadır!
Peki ama nasıl olmaktadır da, oluştuğu anda
yok olan bu berilyum izotopu, yanına bir tane helyumun tesadüfen
gelip kendisiyle birleşmesiyle karbona dönüşmektedir? Bu,
tesadüfen üst üste geldiklerinde 0.000000000000001 saniye
içinde birbirini fırlatan iki tuğlanın üzerine bir üçüncü
tuğlanın daha eklenmesi ve bu şekilde ortaya bir inşaat
çıkması gibi imkansız bir şeydir. Peki ama bu iş kızıl devlerde
nasıl olmaktadır? Bu sorunun cevabını on yıllar boyunca
dünyanın tüm fizikçileri merak ettiler. Kimse bir cevap
bulamadı. Bu konuya ilk kez ışık tutan kişi ise, Amerikalı
astrofizikçi Edwin Salpeter oldu. Salpeter ilk kez bu sorunu
"rezonans" kavramıyla açıkladı..
Rezonans ve Çifte Rezonans
Rezonans, iki farklı cismin frekanslarının
(titreşimlerinin) birbirine uymasına denir.
Fizikçiler rezonansı açıklamak için bazı örneklere
başvururlar. Bunlardan bir tanesi salıncak örneğidir: Bir
çocuk parkına gittiğinizi ve salıncağa binen bir çocuğu
salladığınızı düşünün. İlk başta hareket etmeyen salıncak,
sizin itişiniz sayesinde hız kazanır ve bir ileri, bir geri
hareket etmeye başlar. Siz, salıncağın arkasında durursunuz
ve size doğru her yaklaşmasında onu bir kez daha itersiniz.
Ancak dikkat ederseniz, salıncağı "uyumlu" bir biçimde itmeniz
gerekir. Kol gücünüzü, salıncağın geriye doğru ilerlemesi
tam bittiği anda vermeniz gerekir. Eğer salıncağı daha önce
itmeye kalkarsanız, bir tür çarpışma olur ve salıncağın
dengesi bozulur. Eğer biraz daha geç itmeye kalkarsanız,
salıncak sizden zaten uzaklaşmış olduğu için itmenizin bir
anlamı kalmaz.
Hemen herkesin yaşadığı
bu olayı fizik diliyle ifade etmek istersek, "frekansların
uyumu", yani rezonans kavramını kullanmamız gerekir. Salıncağın
bir frekansı vardır; örneğin her 1.7 saniyede bir sizin
durduğunuz noktaya gelir. İşte siz de kolunuzu kullanarak
her 1.7 saniyede bir salıncağı itersiniz. Eğer salıncağı
biraz daha hızlı sallarsanız, bu kez 1.5 saniyede bir, 1.4
saniyede bir gibi başka bir frekansa uyum sağlamanız gerekir.
Bu uyumu sağlarsanız, yani rezonansı yakalarsanız, salıncağı
dengeli bir şekilde itersiniz. Eğer rezonansı yakalayamazsanız,
salıncak sallanmaz.33
Rezonans, iki hareketli
cismin uyumunu sağladığı gibi, bazen hareketsiz bir cismin
harekete geçmesini de sağlayabilir. Bunun örnekleri müzik
aletlerinde yaşanır. "Akustik rezonans" denen bu etki, örneğin
aynı sese akord edilmiş olan iki ayrı keman arasında yaşanır.
Eğer akordları aynı olan bu iki kemanın birisini çalarsanız,
diğerinde de, hiç dokunmadığınız halde, bir titreşim ve
dolayısıyla ses oluşur. Her iki keman da aynı titreşime
ayarlandığı için, birindeki hareket diğerini de etkilemiştir.34
Salıncak ya da keman örneğinde gördüğümüz bu
rezonanslar, basit rezonanslardır. Yakalanmaları kolaydır.
Ama fizikteki diğer bazı rezonanslar, bu kadar basit değildirler.
Özellikle de atom çekirdekleri arasındaki rezonanslar, çok
çok ince dengeler üzerinde kuruludurlar.
Her atom çekirdeğinin
doğal bir enerji seviyesi vardır. Fizikçiler bunları çok
uzun araştırmalar sonucunda tespit etmişlerdir. Tespit edilen
bu enerji seviyeleri birbirinden çok farklıdır. Ama bazı
nadir durumlarda, bir kısım atom çekirdekleri arasında rezonanslar
gerçekleştiği tespit edilmiştir. Bu rezonans sayesinde,
atom çekirdeklerinin hareketleri birbirine uyum sağlayabilmektedir.
Bu ise çekirdekleri etkileyecek olan nükleer reaksiyonlara
yardım etmektedir.35
Kırmızı devlerdeki karbon üretiminin nasıl
oluştuğunu anlamak isteyen Edwin Salpeter, helyum ile berilyum
çekirdekleri arasında bu tür bir rezonans olduğunu ileri
sürdü. Salpeter, bu rezonans sayesinde helyum atomlarının
berilyum oluşturma şansının çok yüksek olabileceğini ve
kırmızı devlerdeki olayın böyle açıklanabileceğini savundu.
Ama bu konuda yapılan hesaplamalar, Salpeter'in iddiasını
doğrulamadı.
Fred Hoyle, kırmızı devlerin
içinde gerçekleşen nükleer reaksiyonların olağanüstü
dengesini keşfeden kişiydi. Hoyle, bir ateist olmasına
rağmen, bu dengenin tesadüfen kurulamayacağını ve
"ayarlanmış bir iş" olduğunu kabul etti.
Bu meseleye el atan ikinci önemli kişi ise,
ünlü astronom Fred Hoyle oldu. Hoyle, Salpeter'in rezonans
iddiasını daha ileri götürdü ve "çifte rezonans" kavramını
ortaya attı. Hoyle'a göre, kırmızı devlerin içinde, hem
iki helyumun berilyuma dönüşmesini sağlayan bir rezonans,
hem de bu kararsız yapıya anında üçüncü bir helyum ekleyen
ikinci bir rezonans olmalıydı. Kimse Hoyle'a inanmadı, çünkü
tek birinin bile var olması son derece düşük bir ihtimal
olan rezonansın iki kez ayrı ayrı gerçekleşmesi imkansız
görülüyordu. Hoyle yıllarca bu konuyu araştırdı, hesapladı
ve sonunda hiç kimsenin ihtimal vermediği gerçeği ortaya
çıkardı: Kırmızı devlerde gerçekten de "çifte rezonans"
gerçekleşiyordu. İki helyumun rezonans yaparak birleştiği
anda, ortaya çıkan berilyum, 0.000000000000001 saniye içinde
bir üçüncü helyumla ayrı bir rezonans yapıp birleşiyor ve
karbonu oluşturuyordu.
George Greenstein, bu "çifte rezonans"ın neden
çok olağanüstü bir mekanizma olduğunu şöyle anlatır:
Bu
hikayede birbirinden çok farklı üç yapı (helyum, berilyum
ve karbon) ile birbirinden çok farklı iki rezonans vardır.
Bu atom çekirdeklerinin neden bu denli uyum içinde çalıştıklarını
anlamak çok zordur... Başka nükleer reaksiyonlar buradaki
gibi olağanüstü derecede şanslı bir tesadüfler zinciriyle
işlemezler... Bu, bir bisiklet, bir araba ve bir kamyon
arasında çok derin ve kompleks rezonanslar keşfetmek gibi
bir şeydir. Neden bu denli ilgisiz yapılar birbirleriyle
uyum sağlasınlar? Bizim ve evrendeki tüm hayat formlarının
varlığı, bu olağanüstü işlem sayesinde mümkün olmuştur.36
İlerleyen yıllarda
oksijen gibi diğer bazı elementlerin de bu gibi olağanüstü
rezonanslarla oluştuğu ortaya çıkmıştır. Bu "olağanüstü
işlem"leri ilk kez keşfeden Fred Hoyle ise, Galaxies,
Nuclei and Quasars (Galaksiler, Çekirdekler ve Kuasarlar)
adlı kitabında bunun birer tesadüf olamayacak kadar planlı
bir işlem olduğu sonucuna varmış ve koyu bir materyalist
olmasına rağmen, keşfettiği çifte rezonansın "ayarlanmış
bir iş" olduğunu kabul etmiştir.37 Bir
başka makalesinde ise şöyle yazmıştır:
Eğer
yıldız nükleosentezi (atom çekirdeği birleşimi) yoluyla
karbon ya da oksijen üretmek isterseniz, ayarlamanız gereken
iki ayrı düzey vardır. Ve yapmanız gereken ayar, tam da
şu anda yıldızlarda var olan ayardır... Gerçeklerin akıl
süzgecinden geçirilerek yorumlanışı ortaya koymaktadır ki,
üstün bir Akıl, fiziğe, kimyaya ve biyolojiye müdahale etmiştir
ve doğada varlığından söz etmeye değer bilinçsiz güçler
yoktur. Gerçeklerin hesaplanmasıyla ortaya çıkan sayılar
o kadar akıl almazdır ki, beni bu sonucu tartışmasız biçimde
kabul etmeye götürmektedir.38
Hoyle, diğer bilimadamlarının da bu açık gerçeği
görmezlik edemeyeceklerini şöyle vurgulamıştır:
Kanıtları inceleyen
herhangi bir bilimadamının kendisini şu sonucu çıkarmaktan
alıkoyabileceğini sanmıyorum: Fizik kanunları, yıldızların
içinde gerçekleştirdikleri sonuçlara bakılırsa, bilinçli
olarak düzenlenmişlerdir.39
Bilimadamlarının karşılaştıkları açık gerçekler
sonucunda vardıkları bu nokta bize Kuran'da 1400 sene öncesinden
bildirilmiştir. Allah göklerin yaratılışındaki uyumu bir
ayetinde şöyle bildirir: "Görmüyor
musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat)
içinde yaratmıştır?" (Nuh Suresi, 15)
Küçük Simya Merkezi: Güneş
Üstte anlattığımız helyum-karbon dönüşümü,
kırmızı devlerin simyasıdır. Bizim Güneşimiz gibi daha küçük
yıldızlarda ise, daha mütevazi bir simya işlemi gerçekleşir.
Başta da belirttiğimiz gibi, Güneş, hidrojen atomlarını
helyuma dönüştürür ve sahip olduğu enerjiyi de bu nükleer
reaksiyondan elde eder.
Güneş'teki bu nükleer reaksiyon da, bizim yaşamımız
için en az kırmızı devlerdeki reaksiyon kadar zorunludur.
Dahası, Güneş'teki nükleer reaksiyon da, kırmızı devlerdeki
kadar "ayarlanmış bir iş"tir.
Güneş gerçekte dev bir nükleer
reaktördür. Sürekli olarak hidrojen atomlarını helyuma
dönüştürür ve bu sayede ısı enerjisi üretir. Ancak
önemli olan, Güneş'in içindeki bu reaksiyonların olağanüstü
bir hassasiyetle ayarlanmış oluşudur. Reaksiyonları
belirleyen kuvvetlerdeki en ufak bir farklılık, Güneş'in
ya hiç yanmamasına, ya da birkaç saniye içinde havaya
uçmasına neden olacaktır.
Güneş'teki nükleer reaksiyonun ilk elementi
olan hidrojen, daha önce de belirttiğimiz gibi evrendeki
en basit elementtir. Çekirdeğinde sadece tek bir proton
yer alır. Helyumun çekirdeğinde ise iki proton ve iki nötron
bulunur. Güneş'te gerçekleşen işlem ise, dört hidrojenin
birleşip bir helyum yapmasıdır. Bu işlem sırasında çok büyük
bir enerji açığa çıkar. Dünya'ya gelen ısı ve ışık enerjisinin
neredeyse tamamı, Güneş'in içindeki bu nükleer reaksiyonla
oluşmaktadır.
Ancak, aynı kırmızı devlerde olduğu gibi, bu
nükleer reaksiyon da aslında pek beklenmedik bir işlemdir.
Rastgele etrafta gezen dört atomun bir araya gelip bir anda
helyum yapmaları mümkün değildir. Bunun için, yine aynı
kırmızı devlerde olduğu gibi, iki aşamalı bir işlem gerçekleşir.
Önce iki hidrojen birleşir ve bir proton ve bir nötrona
sahip bir "ara formül" meydana getirirler. Bu ara
formüle "dötron" adı verilir.
Peki dötronu birarada tutan, iki ayrı atom
çekirdeğini birbirine yapıştıran kuvvet nedir? Bu kuvvet,
bir önceki bölümde değindiğimiz "güçlü nükleer kuvvet"tir.
Evrenin en büyük fiziksel kuvveti budur. Yerçekiminden milyar
kere milyar kere milyar kere milyar kat daha güçlüdür. Bu
gücü sayesinde iki hidrojen çekirdeğini birbirine yapıştırabilmektedir.
Ancak araştırmalar
göstermiştir ki, güçlü nükleer kuvvet, bu işi yapmaya ancak
yetebilmektedir. Eğer şu anda sahip olan değerinden biraz
bile daha zayıf olsa, iki hidrojen çekirdeğini birleştiremeyecektir.
Yan yana gelen iki proton, hemen birbirlerini itecekler
ve böylece Güneş'teki nükleer reaksiyon başlamadan bitecektir.
Yani Güneş hiç var olmayacaktır. George Greenstein, bu gerçeği
"eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı,
o zaman Dünya'nın ışığı hiçbir zaman yanmayacaktı" diye
açıklar.40
Peki acaba güçlü nükleer kuvvet birazcık daha
güçlü olsa ne olur? Bu soruya cevap vermeden önce, iki hidrojenin
bir dötrona dönüşmesi işlemine bir daha bakalım. Dikkat
edilirse, bu işlemin iki ayrı yönü vardır: Önce bir proton,
yükünü kaybederek nötrona dönüşmektedir. Sonra da bu nötron
bir başka protonla birleşip dötron atomunu oluşturmaktadır.
Birleşmeyi sağlayan güç, belirttiğimiz gibi güçlü nükleer
kuvvettir. Protonu nötrona dönüştüren güç ise bundan farklıdır;
bu "zayıf nükleer kuvvet"tir. Zayıf nükleer kuvvetin bir
protonu nötron haline getirmesi yaklaşık 10 dakika sürer.
Bu, atom düzeyinde çok uzun bir süredir ve Güneş'teki nükleer
reaksiyonun "yavaş yavaş" sürmesini sağlar.
GÜNEŞTEKİ
HASSAS REAKSİYON
1) Güneş'te dört
ayrı hidrojen çekirdeği birleşip tek bir helyum oluşturur.
(üstteki şekil)
2) Ama bu iki aşamalı bir işlemdir. Önce iki hidrojen
birleşir ve "dötron" çekirdeği ortaya çıkar. (alttaki
şekil) Bu dönüşüm yavaş bir şekilde gerçekleşir ve
bu sayede Güneş "yavaş yavaş" yanar.
3) Ancak eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha
güçlü olsa, bu kez dötron yerine "di-proton" oluşacaktır.
(yan sayfadaki şekil) Bu durumda ise, nükleer yapı
aniden değişecek ve Güneş birkaç saniye içinde korkunç
bir patlama ile havaya uçacaktır. Birkaç dakika sonra
ise tüm Dünya korkunç alevlerle yanıp kömürleşecektir.
Şimdi bu bilgi üzerine tekrar aynı soruyu soralım:
Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü olsa ne olur?
Eğer böyle olsa, Güneş'teki reaksiyon tamamen değişecektir.
Çünkü bu durumda, zayıf nükleer kuvvet tamamen devre dışı
kalacaktır. Güçlü nükleer kuvvet, bir protonun 10 dakika
içinde nötrona değişmesini beklemeden, anında iki protonu
birbirine yapıştıracaktır. Bunun sonucunda da dötron yerine
iki protonlu tek bir atom çekirdeği oluşacaktır.
Ortaya çıkacak olan bu yapıya bilim adamları
"di-proton" adını verirler. Gerçekte böyle bir şey yoktur,
bu hayali bir elementtir. Ama eğer güçlü nükleer kuvvet
biraz daha güçlü olsa, o zaman Güneş'in içinde di-proton
ortaya çıkacaktır. Bu ise "yavaş yavaş" yanmakta olan Güneş'in
yapısını tamamen değiştirecektir. George Greenstein, "güçlü
kuvvetin biraz daha güçlü olması durumunda" olacakları şöyle
açıklar:
Güneş
böyle bir durumda tamamen değişecektir, çünkü artık Güneş'teki
reaksiyonun ilk aşaması dötron üretimi değil, di-proton
üretimi olacaktır. Zayıf nükleer kuvvetin rolü ortadan kalkacak
ve sadece güçlü nükleer kuvvet devreye girmiş olacaktır...
Ve bu durumda Güneş'in yakıtı aniden çok çok etkili bir
yakıt haline gelecektir. O kadar iyi bir yakıttır ki bu,
Güneş ve ona benzer diğer tüm yıldızlar, birkaç saniye içinde
havaya uçacaktır.41
Güneş'in havaya uçması ise, birkaç dakika sonra
tüm Dünya'yı ve üzerindeki tüm canlıları alevlere boğacak,
mavi gezegen birkaç saniye içinde kömür haline gelecektir.
Ama güçlü nükleer kuvvetin gücü, tam olması gerektiği düzeyde
olduğu için, Güneşimiz dengeli bir nükleer reaksiyon gerçekleştirir
ve "yavaş yavaş" yanar.
Tüm bunlar, güçlü nükleer kuvvetin gücünün,
tam insan yaşamına imkan verecek biçimde ayarlanmış olduğunu
göstermektedir. Eğer bu ayarlamada bir hata olsaydı, Güneş
gibi yıldızlar ya hiç var olmazlar, ya da oluştukları andan
çok kısa bir süre sonra korkunç birer patlamayla yok olurlardı.
Bir başka deyişle, Güneş'in yapısı da rastlantısal,
amaçsız bir yapı değildir. Aksine, Allah, "Güneş ve Ay,
belli bir hesap iledir" ifadesiyle (Rahman Suresi, 5) Kuran'da
bizlere bildirmiş olduğu gibi, bu yıldızı insanın yaşamı
için özel bir şekilde yaratmıştır.
Protonlar ve Elektronlar
Buraya kadar incelediklerimiz, atom çekirdeğini
etkileyen kuvvetlerin dengesiyle ilgiliydi. Ancak atomun
içinde, hala değinmediğimiz çok önemli bir denge daha vardır.
Bu, atom çekirdeği ile dışındaki elektronlar arasındaki
dengedir.
Elektronların, çekirdeğin etrafında sürekli
olarak döndüklerini biliyoruz. Bunun nedeni, elektrik yüküdür.
Bütün elektronlar eksi (-) elektrik yükü ile yüklüdürler,
bütün protonlar ise artı (+) yüküyle. Ve fiziksel olarak
zıt kutuplar birbirini çeker, aynı kutuplar birbirini iter.
Dolayısıyla atomun çekirdeğindeki artı yükü, elektronları
kendine doğru çeker. Bu nedenle elektronlar, hızlarının
kendilerine verdiği merkez-kaç gücüne rağmen, çekirdeğin
etrafından ayrılmazlar.
Protonun kütlesi ve hacmi,
elektronla kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Ama ne
ilginçtir ki, bu iki parçacığın elektrik yükleri birbirine
eşittir. Bu sayede atomun elektrik yükü dengelenir.
Atomların bu elektriksel yükle ilgili olarak
çok önemli bir de dengeleri vardır. Merkezde ne kadar proton
varsa, atomun dışında da o kadar elektron olur. Örneğin
oksijen atomunun merkezinde 8 protonu vardır ve dolayısıyla
8 tane de elektronu bulunur. Bu sayede atomların elektriksel
yükü dengelenir.
Bunlar çok temel kimya bilgileridir. Ancak
bu bilgiler içinde çoğu kimsenin dikkat etmediği bir nokta
vardır: Proton, elektrondan çok daha büyüktür. Protonun
hacmi de, kütlesi de, elektrondan çok daha fazladır. Eğer
bir büyüklük karşılaştırması yapmak gerekirse, aralarındaki
fark, bir insanla bir fındık arasındaki fark gibidir. Yani
elektronla protonun pek "dengeli" bir fiziksel yapıları
yoktur.
Ama elektrik yükleri birbirinin aynıdır!
Birisi artı elektrik yüküne, öteki eksi elektrik
yüküne sahiptir, ama bu yüklerin şiddeti birbiriyle tamamen
eşittir. Oysa bunu zorlayan hiçbir neden yoktur. Aksine,
fiziksel olarak beklenmesi gereken durum, elektronun elektrik
yükünün çok daha az olmasıdır.
Peki acaba durum böyle olsaydı, yani proton
ve elektronun elektriksel yükleri eşit olmasaydı ne olurdu?
Bu durumda evrendeki tüm atomlar, protondaki
fazla artı elektrik nedeniyle, artı elektrik yüküne sahip
olacaklardı. Bunun sonucunda da evrendeki her atom birbirini
itecekti.
Acaba bu durum şu an gerçekleşse ne olur? Evrendeki
atomların her biri birbirini itse neler yaşanır?
Yaşanacak olan şeyler çok olağandışıdır. Öncelikle
sizin bedeninizde yaşanacak olan değişikliklerle başlayalım.
Atomlardaki bu değişiklik oluştuğu anda, şu anda bu kitabı
tutan elleriniz ve kollarınız bir anda paramparça olurlar.
Sadece elleriniz ve kollarınız değil, gövdeniz, bacaklarınız,
başınız, gözleriniz, dişleriniz, kısaca vücudunuzun her
parçası bir anda havaya uçar. İçinde oturduğunuz oda, pencereden
gözüken dış dünya da bir anda havaya uçar. Yeryüzündeki
tüm denizler, dağlar, Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler
ve evrendeki bütün gök cisimleri aynı anda sonsuz parçaya
ayrılıp yok olurlar. Ve bir daha da evrende hiçbir gözle
görülür cisim var olmaz. Evren dediğimiz şey, sürekli olarak
birbirlerini iten atomların karmaşasından ibaret olur.
Peki acaba bu mutlak felaketin yaşanması için,
elektron ve protonun elektrik yüklerinde ne kadarlık bir
dengesizlik oluşması gerekir? Yüzde bir farklılık olsa yine
de bu felaket yaşanır mı? Yoksa kritik sınır binde bir midir?
George Greenstein, The Symbiotic Universe (Simbiyotik
Evren) adlı kitabında bu konuda şunları söyler:
Eğer
iki elektrik yükü 100 milyarda bir oranında bile farklılaşsaydı,
bu, insanlar, taşlar gibi küçük cisimlerin parçalanmasına
yetecekti. Dünya ve Güneş gibi daha büyük cisimler içinse,
bu denge daha hassastır. Gök cisimlerinin ihtiyaç duyacakları
denge, milyar kere milyarda birlik bir dengedir.42
Gökleri ve yeri yaratan, onların
bir benzerini yaratmağa kadir değil mi? Elbette (öyledir);
O, Yaratan'dır, Bilen'dir.(Yasin Suresi, 81)
Bu denge de bize bir kez daha ispatlamaktadır
ki, evren, rastgele ortaya çıkmamış, belirli bir amaca yönelik
olarak düzenlenmiştir. Astrofizikçi W. Press'in Nature dergisindeki
bir makalesinde yazdığı gibi, "evrende, akıllı yaşamın
gelişmesini destekleyen büyük bir tasarım bulunmaktadır".43
Ve elbette her tasarım, bilinçli bir "tasarlayıcı"nın
varlığını ispatlar. Tüm evreni yoktan var edip, sonra da
onu dilediği biçimde tasarlayıp düzenleyen yegane kudret
ise, elbette ki Kuran'daki ifadeyle "tüm alemlerin Rabbi"
olan Allah'tır. Kuran'da belirtildiği gibi, Allah, "göğü
bina etmiş, sonra ona belli bir düzen vermiştir." (Naziat
Suresi, 27-28)
Evrendeki cisimlerin üstte incelediğimiz olağanüstü
dengeler sayesinde kararlı bir şekilde durmaları ise, Allah'ın
yaratışındaki kusursuzluğu gösteren bir delildir. Kuran'da
bildirilmiş olduğu gibi, "Göğün ve
yerin O'nun emriyle durması da, O'nun ayetlerindendir".
(Rum Suresi, 25)
31 Paul Davies, Superforce,
New York: Simon and Schuster, 1984, s. 243 32 George Greenstein, The Symbiotic Universe,
s. 38 33 Grolier Multimedia Encyclopedia, 1995 34 Grolier Multimedia Encyclopedia, 1995 35 Burada sözü edilen rezonans şöyle gerçekleşir:
İki atom çekirdeği birleştiğinde, ortaya çıkan yeni çekirdek,
hem kendisini oluşturan iki çekirdeğin kütlesel enerjisinin
toplamını, hem de onların kinetik enerjilerinin toplamını
üstlenir. Bu yeni çekirdek, atomların doğal enerji merdivenleri
içindeki belirli bir enerji seviyesine ulaşmak ister, ama
bu ancak kendisine gelen toplam enerji bu enerji seviyesine
karşılık geliyorsa mümkün olur. Eğer yeni çekirdeğin enerjisi,
bu doğal enerji seviyesine karşılık gelmiyorsa, yeni çekirdek
hemen dağılır. Yeni çekirdeğin kararlı olarak oluşabilmesi
için, kendisinde toplanan enerji ile, oluşturduğu atomun doğal
enerji seviyesinin eşit olması gerekir. Bu eşitlik sağlandığında
"rezonans" gerçekleşmiş olur. Ancak bu rezonans, yakalanma
ihtimali çok çok düşük olan bir uyumdur. 36 George Greenstein, The Symbiotic
Universe, s. 43-44 37 Paul Davies. The Final Three Minutes,
New York: BasicBooks, 1994, s. 49-50 (Hoyle'dan alıntı) 38 Paul Davies. The Accidental Universe,
Cambridge: Cambirdge University Press, 1982, s. 118 (Hoyle'dan
alıntı) 39 Fred Hoyle, Religion and the Scientists,
London: SCM, 1959; M. A. Corey, The Natural History of Creation,
Maryland: University Press of America, 1995, s. 341 40 George Greenstein, The Symbiotic Universe,
s. 100 41 George Greenstein, The Symbiotic Universe,
s. 100 42 George Greenstein, The Symbiotic Universe,
s. 64-65 43 W. Press, "A Place for Teleology?", Nature,
vol. 320, 1986, s. 315